SİMYACININ İZİNDE: MAĞRİP İZLENİMLERİ-4 « Hamle Gazetesi

SİMYACININ İZİNDE: MAĞRİP İZLENİMLERİ-4

Bu haber 10 Eylül 2019 - 15:40 'de eklendi ve 1.303 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“ ’Sözcüklerin ötesinde bir dil vardır.’ diyordu Simyacı. Afrika’nın en batısında okyanusu takip ederken Kazablanka’dan ayrılıyoruz. Endülüs’ü kuranların şehirlerinden biri Rabat’tayız. Fas’ın ya da Mağrib’in başkenti. Belki Kazablanka’nın gölgesinde. Ve yol Tanca’ya varacak. Tanca, Simyacı’nın Mağrip’e ilk ayak bastığı yer. Mağrip’in öteki şehirlerinden farklı. Dili farklı, yaşamı farklı. Çünkü Tanca Endülüs’e bir köprü. Cebeli Tarık’ın Avrupa’ya bakan gözü. Tanca, okyanus ile Akdeniz arasında bir geçiş.”                                                                          İsmail ZORBA

(izorba48@hotmail.com)

  “Sözcüklerin ötesinde bir dil vardır.” diyordu Endülüslü çoban Santiago. Kazablanka’dan ayrıldığımız andan itibaren bu dilin farkına varıyorum. Herhalde Mağrip ülkesinin kendine has diline ancak vakıf olabiliyorum. İnsanlarına, havasına, iklimine. “Biz”den olmayan ama bir o kadar içimdeki “Biz”e yakın olduğum yerler. Okyanusun hırçın dalgaları yol boyu takip ediyor beni. Hırçın dalgaların kaynağı rüzgarlar Evren’in Dili’ne rehberlik eden Simyacı’ya daha çok yaklaştırıyor aslında.

Mağrib’in başkenti Rabat’a vardığımızda Kuzey Afrika’nın lider ülkesi Fas’ın başka bir yüzünü daha görüyoruz. İhtişamın yanında tarih, kültür ve medeniyet buraların simgesi nane çayındaki rayihayı da beraberinde getiriyor. Rabat’ta bir dinginlik var. Rabat, Mağrib’in kendisi. Bir yanda Uday Kalesi, bir Hasan Kulesi ve Fas krallığının sarayları, anıtlaşmış mozoleleri.

Rabat hem bir okyanus şehri, hem de bir nehrin şekillendirdiği şehir. Regreg nehri ve nehirle ikiye bölünmüş iki şehir. Rabat ve Sale. Rabat ve Sale birbirinden farklı. Hep bir yarış içerisinde kalmış iki şehir. Hem ayrı, hem birlikte. Kuruluş hikâyeleri farklı. Oysa bu farklılığın dünyada örneği var mı bilmiyorum. Nehrin ikiye ayırdığı şehirler birleşirken dünyanın herhangi bir yerinde burada vuslat başka bir bahara kalmış. Budapeşte geliyor aklıma. Buda ve Peşte eski ve yeni, Tuna’nın ayırdığı iki şehir zamanla kavuşmuş, bir olmuş. Rabat ve Sale’nin hikayesinde Mağrib’in doğuya ait gizemi var. Aşk’ta vuslat dünyalık değildir.

Rabat’ta ilk ziyaret yerimiz Hasan Kulesi ve 2. Muhammed mozolesi. Bir tarafta 12.asrın sonlarında Yakup el Mansur’un Emeviye Cami’ye özenerek inşasına başladığı cami ve yarım kalmış bir inşaat alanı. Cami alanına hala tanıklık edecek yüzlerce sütun başlığı. Asırlarca tamamlanamamış Rabat’ın yarım kalmış bu hikâyesi 20.asrın başlarında bir geniz eti ameliyatı sırasında ansızın ölen Fas Kralı 2. Muhammed için o dönemin etkisi altında yapılması planlanan anıt mezarın bu cami alanında yapılmasıyla tamamlanmış. Caminin yarım kalmış kulesi ve sütunları bir yanda; bir yanda yakın geçmişin izlerini tamamlayan bir kral mezarı.

Mağrib’in ihtişam anlayışı bezemeleri, süslemeleri hem Mağrib’e has dokusu hem de Batı’ya has dokusu iç içe. Abartılı bir süsleme mozolenin içinde. Türbe demeye dilim varmıyor. Hasan Kulesine yaklaşıyorum. Kulenin arka yüzünde nehir ile okyanusun birleştiği noktadayım. Burnumda bir iki içmeyi denesem de sadece rayihasını sindirdiğim nane çayının kokusu var. 2.Muhammed’in mozolesinde Simyacı’dan şu sözler aklıma düşüyor: “Genellikle ölüm, insanı hayata karşı daha dikkatli olmaya zorlar.”

Rabat’ta kraliyet sarayını geziyoruz. Burası farklı bir alan. Sanki Ankara’da bakanlıklar ve meclisin bulunduğu alan gibi. Farkı bir park alanına oturtulmuş bir yanda sistemli bir şekilde dizayn edilmiş bahçeler, çim alanları. Gerek otobüsle gerek yayan gezdiğimiz alanda Afrika’ya özgü ağaçların bir insan gibi hem köklerine hem dallarına varan sarıp sarmalayışından etkileniyorum. Sırasıyla saray, bakanlıklar, meclis ve farkını ortaya koyan eğitim kurumları bir arada.  Bu eğitim kurumları Osmanlı’nın Enderun’u bir bakıma. Mağrib’in siyasetini, bürokrasisini şekillendirecek devlet adamları buradan yetişiyor.

Fas’a dair izlenimlerimde bu ülkenin bir devlet geleneği olduğu aklıma nakşediliyor. Hem de gördüğü işgallere rağmen hep ayakta kalmış, bağımsızlığını korumuş bir ülke. İki örnek farkı ortaya koyuyor. Fas, ABD’yi tanıyan ilk ülke. Bu adım Fas’a büyük bir ayrıcalık kazandırmış. ABD’de Fas’a karşı hiçbir ilişkide veto yok. Diğer örnek şu anda Fas Afrika’nın tümüne gemen olmuş internet ve sanal ağın tek dağıtıcısı. Bir bakıma Afrika’nın lideri.

Biraz özümüze, gerçek ruh iklimlerimize dönelim. Rabat’ın okyanusa bakan cenahında nehrin karşısındaki şehri Sale’yi de gören Kasbah denilen bir bölge var. Uday Kalesi. Uday Kalesi’nden içeri girdiğimz an farklı bir mekana giriyorsunuz. Sanki Endülüslü çoban Santiago’nun Tanca’yı ilk gördüğü an gibi. Maviye boyanmış duvarları, kapı ve pencereleri; pencelerin her birinin altına sıralanmış çiçekler saksıları. Ve daracık sokaklar. Rabat’ta Kasbah’ta Akdeniz’e hakim olan dar sokaklar, beyaz badanalı duvarların altına şerit halinde işlenmiş çivit mavinin kapılara ve pencerelere kattığı güzellik. Kale içinde yürürken Akdeniz’den farkı giyimleri, kuşamları, dilleri, güler yüzleri, insanın içine işleyen iri kara gözleriyle Mağrip insanları. Her neviden satıcılar. Bir de Arap müziği de eklenince işin içine Mağrip damgasını hissediyorsunuz. Kedilerinden insanlarına mayışmış, rehavete terk edilmiş bir yaşam bu dar sokakların ayrı bir yüzü. Uday Kalesi’nden nehrin okyanusla buluştuğu manzarayı seyir Rabat’taki finalin şahikası bence.

Ve Mağrip’te finali Tanca’da yaşıyoruz. İspanya görünüyor karşıdan. Akşam olunca karşı kıyıda Tarifa’da Endülüs aydınlanıyor. Evren’in Dili’ni öğrenmeye giden Endülüslü Çoban Santiago’ya sesleniyorum. Onca zulmettiğiniz, katlettiğiniz size medeniyeti getiren Endülüs’ün kaynakları bu topraklarda. Santiago Tarifa’dan Mağrib’e, Afrika’ya bakarken bizler Tanca’dan Endülüs’e, Avrupa’ya bakıyoruz. Tarık’ın gözlerinde fethin pırıltısını, ruhunda kararlılığı hissedebiliyorum. Simyacı’nın sayfalarından bir söz bunu destekliyor: “Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.”

Ve yol Tanca’ya varıyor. Tanca, Simyacı’nın Mağrip’e ilk ayak bastığı yer. Mağrip’in öteki şehirlerinden farklı. Dili farklı, yaşamı farklı. Çünkü Tanca Endülüs’e bir köprü. Cebeli Tarık’ın Avrupa’ya bakan gözü. Tanca, okyanus ile Akdeniz arasında bir geçiş. Simyacı’nın dediği gibi:

“Tanca, Afrika’nın öteki yerlerine benzemez.” Ve Tanca bir liman şehri, şairin de dediği gibi:

“Çöle kıyısı olan kentlerin limanları sıkıcı olur

Kuş uçar gemi geçmez, kervan zaman içinde.”

Neden? Tanca vakur, kendi içinde yaşayan, sakin ve  Mağrip’in hem içinde hem dışında bir şehir. Çünkü o Cebeli Tarık’ın bir parçası. Simyacı’nın İzinde Mağrip izlenimlerimiz Tanca’da asıl istediği yerlere ulaşacak. Kainatın dili bize Endülüs’te de rehberlik edecek.

 

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.