Simyacının İzinde: Mağrip İzlenimleri-3

Bu haber 03 Eylül 2019 - 10:51 'de eklendi ve 1.223 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail Zorba

“Kazablanka, gözümde aklıma nakşedilmiş bir filmin isminden öte bir şeydi. Bir şehir;  egzotik ve uzak bir yerlerde.. Bugüne dair olan ise koskoca bir Atlas okyanusu, denize kaftan biçilmış bir cami ve ardı sıra Rabat, Sila ve de Tanca.. Fas tam bir film arenası. Ve bunun dışında Süleyman Cazuli Salavat kitabi. Yusuf Mennan ve Endülüs’e doğru gemileri ilerleten Tarık. Ve Cebeli Tarık!.

 

Arkamızda Kuzey Afrika’ya ilk defa ayak basmış biri olarak Sahara çölünü, Atlas dağlarını ve çölün ortasında asırlar önce kurulmuş bir İslam şehrini bırakıyoruz. Çölün içerisinde Marakeş’i geride bırakırken istikametini Endülüs’e çevirmiş Tarık bin Ziyad’ın atlarının seslerini duyuyorum. Tozu dumana katıyorlar. Ve Simyacı’nın sayfalarında hep siyah taşın izinde hayra yoruyoruz yaşadıklarımızı.  Endülüs’lü Santiago’da hayır üzere yola çıkmıştı. Endülüs’ün öksüz bıraktığı İspanya’da insanlığın hayat bulduğu topraklardayız.

Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in buluştuğu sahillere doğru kanatlanıyoruz sanki. Gözlerim gökyüzünde martıları arıyor. Ama buralarda hep karşımıza derviş leylekler çıkıyor. Bazı meydanlar leylek tarlası gibi. Onlar kanatlandıkça ben de Evliya Çelebi gibi kendimden geçerek “Seyahat Ya Resulullah” demekten imtina ediyorum. Buralarda İbn-i Batuta’nın hükmü geçer oysa. Kıt’alar aşan büyük seyyah ve âlim. Ve sözleri yolumuzun manasına rehberlik ediyor : “Seyahat etmek; sizi dilsiz bırakır, sonra bir hikâyeciye dönüştürür.”

Evet, dilsiz durumdayım; hikâyelerim birikiyor.Rutin yaşamımdan çıkıp bilmediğim diyarlarda, bilmediğim dillerde konuşan ve yaşayan insanların arasındayım. Her dönemeçte karşılaşacağım bilinmezlik heyecanımı artıyor. Kazablanka’ya yol alıyoruz. Kazablanka, benim için bir efsane. Çocukluğumun tek kanallı siyah beyaz televizyonlarından dünyama giren efsaneler. Bir Holywood klasiği bir film. Başrollerde İngrid Bergman ve Humprey Bogart ve Kazablanka. Bu filmin sadece adı Kazablanka’da geçiyor. Ama çekimlerin tamamı Holywood stüdyolarında yapılmış. Kazablanka denince belleğimizde filmden izler yer etmiş. Ama her zaman olduğu gibi Batılı’nın kafasında kurguladığı ve hiçbir gerçeğe dayanmayan görüntülerle dolu bir film . Oysa hakikatte Kazablanka’nın ötesinde Mağrip’te Batı’nın bile yaklaşamayacağı yüksek bir medeniyetin izleri var.

Ve Kazablanka’dayız. Atlas Okyanusu kıyısında tüm şehir beyazlar içinde. Mağrib’in koynundaki şehir okyanus kıyısında olduğundan; önce Portekizlilerin, sonra İspanyolların işgalinde yaşam bulmuş bir şehir. Marakeş nasıl çölün kırmızısı ile donanmışsa Kazablanka okyanusun dev gelgitlerinin getirdiği dev dalgaların ak köpükleri gibi bembeyaz evlerin donandığı bir şehir. Asırlar boyu Mağrip’in kucağına alamadığı korsanların limanı. Araplar egemen olduktan sonra şehir Dar ül Beyda adıyla anılıyor. Nem oranı çok yüksek.

Şehrin okyanusa kavuşmadığı yerlerde son derece bakımlı modern bahçelere sahip, yüksek duvarlı lüks villalara rastlıyoruz. Burada doğanın bütün güzellikleri bahçelerde, sokaklarda kendini gösteriyor.

Şehir okyanus kıyılarına yaklaştıkça garipleşiyor. Şehrin varoşları okyanus kıyısına mahkum edilmiş. Çünkü bu nemde rahat bir yaşam sürmek imkansız. Okyanusa bakan bir pencere bile göremezsiniz bu evlerde. Evlerin pencereleri tuğlalarla örülmüş. Bir megapolde yine dünya hakiki yüzünü gösteriyor. Marakeş’in masallarından Kazablanka’nın hakikatlerine. Simyacı’nın yolu iyi ki Kazablanka’dan geçmemiş.

İbn-i Batuta’nın sözü bize rehberlik etsin ve biz kendi hikâyemize dönelim. Bu sefer Simyacı’nın sayfaları değil Kazablanka filminden sahneler eşlik ediyor seyahatimize. Filmde; aslında ön plandaki acıklı aşk hikayesinin arka planında İkinci Dünya Savaşı ve mülteciler sorunu yer alıyordu. Ve kahramanımız Rick sahnenin bir yerinde,   “Ben insan alıp satmam” diyordu. Ben insan alıp satmam. Kazablanka’da yine bir hakikat mülteci sorunu. Gezide de hayatın gerçekleri ve hayatın acımasız yüzü sizi takip ediyor. Ve bir sahne. “Haydi bir daha çal Sam” diyor kadın kahramanımız. Piyano eşliğinde harika bir şarkı. Dooley Wilson söylüyor: “As Time Goes By”

“Gelecek ne getirirse getirsin. Zaman geçtikçe. Ay ışığı ve aşk şarkıları asla modası geçmeyecek ruhu sarıp sarmalayacak kıyafet gibidir. Aşk ve sevgiyle dolu kalpler, hasret, özlem, kıskançlık, nefret ve tabi ki kadının erkeğe ve erkeğin kadına ihtiyacını son bulduracak en güzel yolda aşktır. Dünya var oldukça hiç bitmeyecek bir ihtiyaçtır aşk. Onun içindir ki ruhun gıdasına kısaca aşk denir.”

Kazablanka’dayım. Hemen Batı’nın etkisinden çıkıyoruz. Dar ül Beyda’dayız. Şehrin okyanus kenarında tam İspanya’ya bakan yüzünde devasa bir camiyi ziyaret ediyoruz. 2.Hasan Cami. Dörtte üçü okyanus doldurularak yapılmış, neme engel olmak için mukavemetli cam ve diğer malzemelerle güçlendirimiş caminin minaresi 200 metre, caminin içi yirmi beşbin kişiyi dış alanıyla yüz bin kişilik cemaati barındıran klasik Mağrip üslubunu yansıtan ince işçilikle dantel dantel işlenmiş bir cami. Avrupa’nın tam karşısında bir İslam mührü. Maalesef cami namaz vakitleri açılıyor. Bütün iç görüntülere internet aracılığı ile ulaşıyoruz. Bizim camilerimiz neredeyse yirmi dört saat açıkken burada mabetler sadece vakit namazlarında açık.

Mağrip’te de camileri gezmek ve ziyarette bulunmak istiyorsanız sadece vakit namazlarında fırsat bulabilirsiniz. Diğer zamanlar mabetler kapalı. Malikîlerde böyle.. Bizde Allah’ın evi olarak gördüğümüz mabetlerimiz her daim açık. Acaba gönül açıklığından mı dem vursak? Mezheplerin dünyasında farklı iklimler yaşanıyor. Sadece okumakla olmuyor. Gezerek görerek yaşayarak öğreniyorsunuz bu farklılıkları. Malikîler diğer mezheplere nasıl bakıyor? Ya da her mezhep birbirini nasıl görüyor? Bilmeden, yaşamadan  anlayamazsınız? Bunun için Müslümanların birbirlerini tanıması, özümsemesi, olduğu kabul etmesi çok büyük bir önem arz ediyor. Müslüman bir ülkede kendimizi bu kadar yabancı hissetmemiz doğru değil. Bu daha çok kimin işine gelir, yanıtı belli.

Kazablanka’dan Rabat’a ve de Tanca’ya yol almadan önce İbn-i Batuta’nın Anadolu’ya yaptığı seyahat sırasında yaşadıklarını rehberimiz anlatıyor. Bu hikâye aslında Müslüman dünyasının birbirinden nasıl bîhaber yaşadığının da bir göstergesi. İbn-i Batuta’nın yolu Denizli’ye düşer. Bir camiye girer. Tam namazını eda edecekken cemaat üzerine çullanır. Bir güzel sopa atarlar ünlü seyyaha. Caminin imamı, hemen müdahale eder duruma. Ne olduğunu sorar. Cemaat der ki, bu adam namazı eda ederken hiç bilmediğimiz bir şekilde kılıyordu, derler. İmam’da aydın bir insanmış ki İbn-i Batuta’nın Malikî mezhebine göre ibadetini yaptığını, bunun da onun mezhebince doğru olduğunu söyler. Oysa ünlü seyyah ne de güzel anlatır Anadolu’yu ve bizim insanlarımızı: “Anadolu, dünyanın en güzel memleketidir. Allah, güzelliklerini öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtırken, burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli insanları yaşar. Allah’ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır. Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum’da. Hangi zaviyeye gidersek gidelim büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşırlar; üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.”

Bu sözler üzerine Mağrip izlenimlerimize ara veriyoruz. Yolumuzun üzerinde bizi Rabat ve Tanca beklemekte. Her şey güzel görmekle bakmakla başlıyor. İnsan güzeli görmeye odaklanınca her şey güzelleşiyor. İbn-i Batuta’nın “Seyahatnamesi” bu yolculukta bize ve Simyacı’ya daha çok rehberlik edeceğe benzer. Endülüslü Çoban Santiago’da bu topraklarda güzeli görmeyi öğrenmeye devam edecek.

Kazablanka hatıralarımda artık sadece okyanusun dev dalgaları, beyaz köpükleri ve içimde yaşattığı fırtınalar eşliğinde bir “Beyaz Şehir” olarak yaşayacak. Ve son sözler ardında yeni yazıya dair ilk sözler.. Kazablanka, gözümde aklıma nakşedilmiş bir filmin isminden öte bir şeydi. Bir şehir;  egzotik ve uzak bir yerlerde.. Bugüne dair olan ise koskoca bir Atlas okyanusu, denize kaftan biçilmış bir cami ve ardı sıra Rabat, Sila ve de Tanca.. Fas tam bir film arenası. Ve bunun dışında Süleyman Cazuli Salavat kitabi. Yusuf Mennan ve Endülüs’e doğru gemileri ilerleten Tarık. Ve Cebeli Tarık!.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.