Sevmekten Gayrısı Zulüm

Bu haber 28 Mart 2017 - 1:30 'de eklendi ve 705 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

 “Asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır.”

Galip Erdem

 

Baharın artık taze nefesini üzerimizde hissettiğimiz zamanlardayız. Bir Haldun Taner hikâyesinden yansıyan cümleler gibi… “….. bir genç kızınkine benzeyen ılık nefesini tabiata hohlayınca bademler birden beyaza büründü, kırlar kokularını süründü, deniz aniden duruldu, o sakin mavisini yeniden buldu.” Hayatın bu ılık nefesi benliğimi sarmış durumdayken hemen Sakar’ın altına doğru yol alıyorum. Sakar’ın altında bahar daha erken yaşanır. Gerçekten de tabiat bütün takımıyla hayata yeniden merhabalara çoktan selam durmuş.

Kendi ellerimizle monotonlaştırdığımız hatta sıradanlaştırdığımız hayatımızda tabiatın yeri hiç yok. Kendi kabuğumuza çekildiğimiz işle ev arasında seri mekikler dokuduğumuz hayatımızda bütün renkler gri tonlarda. Zaruret duymadıkça dışarıya çıkmıyoruz. Televizyon tüm hayatları esir almış durumda. Hayatı okumada bütünlemeye kalmayı bırak çoktan sınıfta kalmış durumdayız. Oysa kaçırdığımız onca güzellikler.

Ve de üzerimizde tuhaf bir yorgunluk, ve adını koyamadığım isimsiz bir doygunluk hissi. Bazı zamanlarda kendimizi bütün özleri alınmış posaya dönüşmüş olarak da görebilmek mümkün. İçimizden gelmiyor. Kahkahalarımız suni, gözyaşlarımız donmuş, bir katılık kalmış geriye. Sözsüz, kelamsız.

Ya hareketin, enerjinin merkezi gençlerimiz.. Onlar da farksız bir durumda değil. Akşamdan bilgisayar oyunları, cep telefonu nadir de olsa televizyon yani bir ekranın önüne hapsedilmiş bir hayat.. Gündüz nedir bilmiyorlar, gün ışığına çevirmiyorlar hiç yüzlerini.. Kullandıkları sözcükler kısaltılmış, şifrelenmiş.. Cümle dersen kazaya uğramış, başına pişmiş tavuğun başına gelmeyenler gelmiş. Onlar için hayat, siyaha tonlarında gezmekte.

Diyeceksiniz yazıya girişte güzel bir bahar sıcaklığı estirdiniz, birden betona tosladık, karanlıkta önümüzü görmez olduk. Evet, bütün bunların içerisinde betonlaşma hayatımıza hükmetmekte, bizi esir almakta. Ama; bütün bu yaşadıklarımıza rağmen bizi hayatı daha yaşanılır kılan tüm güzellikler etrafımız çepeçevre sarmış durumda. Açıkça davet ediyorlar. İçimizdeki insana sesleniyorlar. Bırak, kendini mahkum ettiğin bu cendereden kurtul. Bak, hayat ne kadar güzel. Peki, niye cevap veremiyoruz bu davete.. Neyi kaybettik?..

Bu sorunun cevabını ararken Orhan Veli’den mısralar eşlik ediyor hemen yanıbaşımda.” Deli eder insanı bu dünya;Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırnağa çiçek açmış  Evet, evet işte eksikliğini duyduğumuz duygular yanıbaşımızda.. Biraz deli olmak gerek, içimizde bir şeyler hareketlenmeli. Aynı çözümsüz denklemlere mahkum etmemeyelim benliğimi Hislerime, hissettiklerime açmalıyım tüm kapılarımı. Aslında bir cesaretim olsa. Bir anlık kararlılık yetecek.

Aradığım cevabı bulmak için Yunus eşlik ediyor, belki de rehberlik ediyor. “Seni deli eden şey, yine sendedir sende.” Anlamsızlaştırdığımız her her şey içimizde hapsolan bir duyguda saklı. Sevgide, sevmekte. Sevmeyi unutmuşuz. Sevmenin hayatımıza kattığı insan olmanın farkındalıklarından sıyrılmışız. En değerli hazinemiz aklımız bile düşünmeye, hayâl etmeye sevginin hayatımıza kattıklarıyla başlıyoruz. Oysa bu zulumü kendimize niye reva görüyoruz. Bu haksız mahkumiyeti niye kabulleniyoruz.

Gözlerimizi aydınlığa çevirelim, başlarımız dimdik gökyüzüne çevirelim bakışlarımızı. Sevdikçe sevildikçe benlikler hayata erecek. Kanat çırpmayı öğrenecek önce, sabredecek ve uçmaya duracak. Arayışlarımıza tek cevap Galip Erdem’in bir sözünde saklı: “Asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır.” O zaman ne duruyoruz?..

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.