Sebebi Odur Ki..

Bu haber 23 Temmuz 2019 - 1:48 'de eklendi ve 811 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail Zorba

 

Aynı topraklar üzerinde büyüdüğümüz, aynı havayı soluduğumuz, aynı çilelerden geçtiğimiz bu hayatta neyi paylaşamıyoruz? Atalarımızın asırlarca paylaştığı dem bu dem güzellikler; farklılıklarımızı “insan” öznesi üzerinden paydalayarak hayatı omuzladılar, paylaştılar. Ağzımızdan çıkan sözlerle bu zenginliği ezip geçmeden konuşalım.”

 

Dar zamanlara sıkıştırdığımız poşetlenmiş hayatımızda nelerin elimizden kayıp gittiğini düşünmeye başladım. Evet dar zamanlardayız. Çünkü hayatımıza zaman diyerek saati, dakikayı, saniyeyi, saliseyi rapt etmişiz. Hatta zamanı zabt u rabt altına alma telaşına kapılmışız.

Dem ve an kelimeleri yaşamlarına son verdirildikleri için anın genişliği, demin ferahlığı kaybolup gitmiş elimizden. Ayrıntılar, ayrıcalıklar yerini modernize ederek genel olana, rutin olana bırakmış.

Demem odur ki, yaşadığımız zaman, poşetlenmiş plastik bir zaman. Ne rengi, ne tadı, ne kokusu var. Benliğimizin iptidai arzularına esir olmuş doğadan hiçbir nasibini almayan bir yaşama mahkum edilmişiz. Emperyalizmin ve kollarının bir ahtapot gibi her yanımızı sardığı bu asırda biz de kısmetimize düşen payı almış, onunla yetinmeye çalışıyoruz.

Misalli değerlendirmelerimize önce tüm hayatımızı sarmış marketlerden ve beraberinde getirdiklerinden başlayalım. Acaba götürdüklerinden mi desek daha doğru olurdu? Yorum okurun deyip parantezi kapatalım. Marketler, her şey elinizin altında, görsel sunum zenginliği (şov asla demeyeceğim), indirimli fiyat listeleri (ne kadar talihliyiz!)  ve de hepsi poşetlenmiş, plastik ürünler. Her şey ama; her şey hazıra, kolaya, rahat olana göre hazırlanmış. Şoklanmış, dondurulmuş, işlenmiş kimyasal mayalı tüm ürünler elinizin altında. Hiçbiri doğal değil. Bünyeye ve idrake öyle sunulmuş ki siz ne deniyorsa onu yapmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Bir de cabası yazın serin, kışın sıcak her yer klimalı. Boş vaktiniz çok, çok sıkılıyorsunuz haydi alışverişe..

Poşetlenmiş, plastikleşmiş hayatımızda özümüzün farkında olamadığımız için sürüce hareket etmeye devam ediyoruz. Doğayı taklit etmekten kaçan, huzursuz olan insan her şeyiyle doğadan kopuyor. Yakında naaşlarımızı toprak bile  kabul etmeyecek.

Nane, limon, pırasa, kekik, ıhlamur, ebegümeci, ıspanak, sarımsak, soğan, kişniş, lahana, karnabahar (bizler çiçek demede iddialıyız), havuç, yüzlerce çeşit içine her birine Türkçe zevkiyle ad verdiğimiz otlar, maydanoz, dereotu, marul say say bitmez; Yaradan’ın doğa hükmünde insana bahşettiği tüm gıdalardan bîhaberiz. Pazarlarda sadece satın almayı biliyoruz. Eşlerimiz onları yıkamayı, yemeğini yapmayı bile yorgunluk saydığından hazır yıkanmış poşetlenmiş hele hele pişirilmiş hazırlarını almayı uygun görüyoruz. Çocuklarımız sebze ve meyvenin yetiştiği dalı, toprağı bilmeyi bırakın adlarını bile hatta ellerine verseniz ne olduğunu bile bilmiyorlar. Nerde kaldı renk, koku, tat, nefaset?..

Zamandan dem vururken nerelere geldik? Her tadın, her kokunun, her rengin ruhumuza, benliğimize kattığı zenginlikleri elimizin tersiyle bir kenara atarken neleri  ardımızda bıraktığımızı bir kere daha düşünmeliyiz.  Her anlamda açlığımızı gidermek için anında tüketmekle hiçbir şey elde edemiyoruz. Yaşamın döngüsünde bize verilmiş bir misyon var. Ancak bunu idrak edersek insan olma ayrıcalığına varabiliriz.

Ne verilirse al tüket, tüket. Yok öyle yağma aldığın gibi vereceksin, paylaşacaksın ki bir manaya erişesin. Haydi dünyaya bir çocuk getirdik, diyelim. Besledik, büyüttük. İşimiz bitti mi? Artık o da kendi hayatını kursun. Poşetlenmiş, plastikleşmiş bünyemiz daha fazlasını kaldırmaz. Hedef rahat, kolay ve hemen elde ediliverip tüketilen. Amaç, hedef, planlama, emek, sonuca gitme, paylaşma. Bunlar da ne? Hani bir manimizdeki gibi: “Yaza çıkardık danayı / Tanımaz oldu anayı”

Adımlarımızı ufaraktan atacağız, yeri geldiğinde bebelerimiz gibi emekleye emekleye sürünmeyi göze alacağız. Emeklerken verilen zahmet neticesinde sabrı öğreneceğiz. Sabrederken kendi benliğimizin özüne varacağız. Dem bu dem etrafımızı saran her şeyde bir mânâ bulacak, o mânânın hükmünce yaşama gayemizin sırrına varacağız. Bu annemizle, babamızla, eşimizle, kardeşlerimizle, çocuklarımızla, dostlarımızla hasılı insanlarla olacak. Ve de doğa, doğayı tamamen kaybetmeden onu poşetimizden çıkarıp, aynı zamanda kendimizi de poşetten kurtarıp bünyemize vereceğiz. Böylece  plastikleşmiş kimyamızdan kurtulacağız.

Sebebi odur ki bu halet-i ruhiye içerisindeki farklı düşüncelerden insanlar şu an bir araya gelip sohbet dahi edemiyor. Kullandıkları cümlelere ait ortak bir manaya, ortak bir çıkarıma dahi varamıyorlar artık. Taraftar, holigan anlayışı içerisinde doldurulmuş kasetler, kopyalanmış chipler misali bize ait olmayan seslerin nakilcisi durumundayız.

Sözler düşünceye hükmetse, mana konuşana ait olsa, o konuşan kendine ait düşüncelerine sahip olsa farklılıklar birbirine ne kadar uzak olsa da insan da buluşur. Aynı topraklar üzerinde büyüdüğümüz, aynı havayı soluduğumuz, aynı çilelerden geçtiğimiz bu hayatta neyi paylaşamıyoruz? Atalarımızın asırlarca paylaştığı dem bu dem güzellikler farklılıklarımızı “insan” öznesi üzerinden paydalayarak hayatı omuzladılar, paylaştılar. Ağzımızdan çıkan sözlerde bu zenginliği ezip geçmeden konuşalım.

Sebebi odur ki insan aşk üzerine yaratılmıştır. Aşk üzere yaratılan insan nurlanır çevresine ışık verir. Gerisi bu dünyaya ait laf u güzaf. Sözü mısralara nakledelim ve bir rûbaîden yola çıkarak ibreti biz insanlara nakledelim.

“Yelkenler açık, beklediğim rüzgâr yok;

Bağ bahçe yolum, el yetişir dallar yok.

Bir gün de bakarsın yel eser, dal eğilir;

“Çok geç!” diyecek kadar zamanım var yok.”

Cemal Yeşil

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.