Sana Geldim Mevlâna!.. « Hamle Gazetesi

Sana Geldim Mevlâna!..

Bu haber 18 Ocak 2016 - 23:01 'de eklendi ve 639 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Sana geldim Mevlâna

Düştüm yollara Fatiha’larla
Önümde yemyeşil ışıktan bir iz

Yıkanmış bir yaprak gibi tertemiz”

Yavuz Bülent Bâkiler

 

Söz nihayetinde demlendi, duruldu ve sana geldi Ya Mevlâna!. Söz üzere tamamlanmak, noktasını arayan cümle misali bir bitişin ardında yeni başlangıçlar adına düşmüştük yollara. Konya’ya doğru giderken eskilerin Konya’ya gidip Hz. Mevlâna’yı her ziyaret edene neden “hacı oldun” dediklerini de düşünüyordum. Aslında Hac farizası özünde bir ibadeti teşkil ediyordu. Ama; Hac’cın değerleri içinde yola düşen insanda bir arınma, paklanma, özündeki saflığa dönme ve de insan olma aşamasında bir tamamlanmayı da beraberinde getiriyordu. Mevlâna dergâhının girişindeki “Bu makam âşıkların Kâbe’si oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır.” manasındaki Farsça beyitte de bu hükmün bir yansıması ile karşı karşıya geliyorduk.

Sözün özünde “sevgi, hoşgörü, edep, nezaket, rikkat, saygı” gibi hala manasına eremediğimiz insan hayatının üst mertebelerindeki kelimelerle bir arada kullanıyorduk, bu kelimeler eşliğinde anlatıyorduk Mevlâna’yı. Değerine ulaşamadığımız bir yüzeysel sevgi içerisinde yüzdürüyor ve anlamını idrak edemediğimiz sürü sürü kopyalanmış “izm”lerle bağlantı kurarak evrenselleştirme gayretine giriyorduk. Kendi içimize bakmadan, kendimizi görmeden, insan olmanın sırrında Mevlâna’nın işaret ettiği özün ayırdına varmadan gelip gitmelerdi bizim yorumlarımız.

Mevlâna’yı her ziyaret edişimde bizlere eşlik eden rehber farklı farklı yorumlar getiriyordu. Aslında sureta kendinden dem vuruyordu. Rivayeten anlatıla gelen bir hikaye vardır. Mevlâna’yı resmetmek isteyenler her denemelerinde farklı bir çizimle karşı karşıya geliyorlarmış. Bir türlü görüleni resmedemiyorlarmış. Sonuçta Mevlâna’da her ne gördüysen sende olandır, diye de bir vurgu yapılıyordu. Mevlâna’da ve Mevlevîlikte öz tamamlanmak değil miydi? Ya dergâhın taliplileri, dervişler nasıl bir yoldan geçiyorlardı da, pîrin sunduğu ilimden dem alıyorlardı?

Mevlâna önümüzde koskaca bir umman, bizler yolunu dahi bulmaktan aciz birer kuru yaprak gibi oradan oraya savrulmakta olan bîçareler.. İşte bu hâl içerisindeyken bile ona olan sevgimizde, ona olan idrak melâlimizde hep bir hasret, hep bir susuzluk içerisindeydik. Onun eserlerindeki her bir kelâmın, özellikle Mesnevî’nin sözleri Kur’ân’ın hakikat üzere bir tefsiri değil miydi özünde. Mevlâna da aslında bunu işaret etmiyor muydu?..”Men bende-i Kur’ânem eger cândârem / Men hâk-i rehi Muhammed Muhtârem” Yani dilimizin manasınca; “Yaşadığım sürece Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Muhammed’in ayağının tozuyum…” demiyor muydu?. Bir sözü yazının içinden kendi duymak istediğimiz şekilde verdiğimizde özünden neler kaybettiği gerçeğini nasıl gizleriz? Mevlâna’ya da bu özden hareket ederek baktığımızda bize yaşattığı bütün iklimlerin içinde nice güzelliklerle donandığını ancak fark edebiliriz.

“Sana geldim Mevlana…

Divan durdum önünde, duygulu, sessiz

İçimde ne hasret, ne gül, ne bülbül

Şimdi ezan nur alem, nur Konya

İşte sabır, işte aşk, işte tevekkül

Sen bilirsin Mevlana…”

Sen bilirsin Mevlâna!.. İlminin hakikatinde, irfanının idrakinde geç kalmış olabiliriz. Senin mirasına sahip çıkmada, senin insana ve insanlığa mayasını çalıp miras bıraktığın tefekkürü kültürümüze, gençlerimize aktarmakta gerçek manada aciz kalmış olabiliriz. Sen özündeki cevherinle, eserlerinde taşıdığın hazinenle öylece, yerli yerinde beklemektesin. Dünyanın her tarafından insanlar seni okumakta, seni anlamak adına, seni idrak etme adına okullar açıp, kürsüler kuruyorlar. Biliyorlar ki sen bu dünya insanlığının tecessüsünün aydınlanmasında senin felsefen mihenk taşı gibi yerli yerinde. Oysa biz seni anlamaktan, anlayıp da yaşamaktan, yaşatmaktan ne kadar da uzağız. Yunus; “Okumaktan mana ne / Kişi hakkı bilmektir” diyor. Okumaktan o kadar uzağız ki anlamak ve düşünmek üzere yollar açılmıyor, köprüler kurulmuyor. Okumaktan kasıt ne yaşamın içinde hakkıyla yaşamayı, ne de eserlerin içinde hakkıyla okumayı işaret etmektedir.

Bütün sözlerini güzellikler içinde beğenerek, imrenerek okumaktayız. Sözlerinin kelam üzre derinliğine varmadan ne kadar da güzel olduğunu söylemekteyiz. Ama bedenimizdeki, ruhumuzdaki, fikrimizdeki, zikrimizdeki yerini idrak etmede, “hamdım, piştim, yandım” düsturunda, insan olgunluğuna varma aşamalarında neredeyiz? Diyorsun ki: “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi ol!” Diyorsun ki : “Varsın olmasın hayatta istediğimiz!.. Biz olana ‘Elhamdülillah!’, olmayana da ‘Eyvallah!’ demesini de biliriz.” Diyorsun ki: ” Her şey vaktini bekler. Ne gül vaktinden önce açar, ne güneş vaktinden erken doğar. Bekle senin olan gelecektir.” Diyorsun ki : “Edepli edebinden susar, edepsiz ben susturdum zanneder.” Yolumuzun üzerine inci taneleri gibi kelâm üzre sözler. Hayat yolculuğumuza kanaat ettirmeye, sabır göstermeye, şükrün ahdine vardırmaya, faniliğimiz içersindeki acziyetimiz üstündeki yaratılış hükmünü hatırlatan sözler.

İşte bütün bu düşünce ikliminde Konya’daydık. Huzura vardık. Sema gösterilerine katıldık. Her şeyin ötesinde sırf o sema ayini esnasında bile arındık, paklandık, kendimize geldik. Hicranın odunda gönüllerimiz dağlandı. İnsan olmanın hicabında utandık. İnsanlığın Bu nura, bu kucaklayışa, bu emniyete ne kadar muhtaç olduğunu bir kere daha idrak ettik. Kavgalardan, şerlerden, şekten şüpheden, kuruntudan, gafletten, nifaktan, benliğin açtığı tüm karanlıktan kurtulmaya, aydınlanmaya ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun farkına vardık. Bu kadar kısa bir ömür içerisinde, bu kadar acizken bu kavgalar ne diye, onca zulmet ne diye, onca acı, gözyaşı, elem ne diye? Hayat ve insan o kadar değerli ki aslında!.. Kıymeti özünde, vasfında! Son sözler Mevlâna’nın düşünce ikliminde, onun izinde yürüyen iki pirden olsun. Şeyh Galip diyor ki : “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Kendine güzelce bak ki, âlemin özü sensin. Sen varlığın gözünün bebeği olan âdemsin.) İbrahim Şahidî Dede diyor ki : “Fukara kalbine her kim dokuna; Dokuna sinesi ALLAH okuna…

“Sana geldim Mevlana…

Ayet ayet İslam, nakış nakış Türk

Bir türbe içinde ne güzel mana

Serin bir rüzgarla çok uzaklardan

Sana geldim Mevlana”

Yavuz Bülent Bâkiler

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.