Ramazan, Rahmet ve Bereket Üzere « Hamle Gazetesi

Ramazan, Rahmet ve Bereket Üzere

Bu haber 07 Haziran 2016 - 1:32 'de eklendi ve 824 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

Bir Pazar sabahına hala bitmeyen doğalgaz çalışmaları ve yoğun geçen bir haftanın ardında bıraktığı yorgunlukla merhaba diyoruz. Üstüne de kronikleşen alerjinin bedenimize yansıttığı armağanlar da ekleniyor. Hep deriz beterin de beteri vardır diye. Gündelik hayatımızda bunu algılamakta güçlük çeksek de neticede gerçekten daha kötüsünü düşünüp bugüne şükretmekte yarar var, diye düşünmüşümdür. Neyse gündelik panoramadan çıkıp rahmet deryasına dalmayı heyecanla beklediğimiz “Ramazan” ayını karşılamaya duralım. İnanır mısınız çocukluk yaşlarında duyduğum aynı heyecan ve istekle bekliyorum bu Ramazan’ı da.

Çünkü Ramazan’ın gelişi ve içerisinde ona ev sahipliği yaptığımız ya da ona misafir olduğumuz bir aylık süreçte yaşadıklarımı anlatmakta güçlük çekebilirim. Bir kere sabahından akşamına sürdürdüğümüz rutinin dışına çıkıp iftarından sahuruna zamanın gündüz iken geceye hayır kıldığı uyanış zamanlarında farklı bir ben, farklı bir yarenlik içerisine dalıyoruz. Mesela ilk anında oruç tutmanın verdiği huzuru, dinginliği anlatmak için terapi yapmaya gerek görmeden yaşamak gerek. Tabiki sözümüzün alanı sağlık veya inancı nedeniyle tutamayanları, tutmayanları kapsamıyor. Oruç bedenimizle yaptığımız bir açlık sınavı değil benim gözümde. Bedenimize kulak verme, onunla hasbihal etme, onun dertlerini, şikayetlerini dinleme hatta biraz da ona olan vefa borcumuzu ödeme anlamına geliyor bir bakıma. Oruçla bedenimiz dinginlik kazanıyor, iftar vaktine kadar süreçte bir yenilenme yaşıyor. Diri olma durumu; nedense bunu anlamakta ilk vakitler güçlük çeksek de diri olma, dik durma durumu çok önemli. Dünyalık bedenimizi nadasa bıraktığımız an ruhen kendi içimizde yaşayacağımız rahmet dolu bereket dolu aydınlanmalar, yenilenmeler yaşadıkça tazeliyor benliğimizi aslında.

Oruç üzerine dem vurmaya devam etsek okyanusta kaybolur gideriz, yolumuz seyir üzere olduğundan Ramazan’ın ev sahipliğinde iftarlara doğru sözün ikramına varalım. İftar sofraları hakikaten bir ikram sofrasıdır. Rahmet ve bereket deryasında ödüllendirilmektir. O an yenilen her şeyin lokmasında, kırıntısında; içilen her nev’in yudumunda, damlasında ayrı bir tat, ayrı bir lezzet vardır. Çünkü bu ikramlar birer hediyedir, birer kazanımdır. Yaz vakitlerindeyiz, oruç vakitleri uzadığından iftar sofrasındaki nimetlerin tadı, değeri, hikmeti rahmet üzere değer kazanır. Hele iftar sofrası karşılıklı davetler üzereyse dostlarla şenlenir, dostlarla bayram makamına ereriz. “Davet” kelimesi bile şimdiden bir heyecan, bir haz katmakta Ramazan vakitlerine. Allah sağlık, bereket üzere nasip etsin ki her can bu güzelliği tatsın.

Ramazan içerisinde televizyondan, evin içerisine sığındığımız istirahat anlarından sıyrılıp bizi cami mekanında cem etmeye götüren namaz geleneğimize. “Teravih vakitleri”, “Teravih demleri” ayrı bir heyecan, ayrı bir canlanma. Teravih demleri yaşanılan soluksuz mutluluğu anlatamam. Hep eleştirilir ama; ben olaya farklı bir açıdan bakıyorum. Hani beş vakit farzdır, beş vakti idrak edin, beş vakti hak ettiği mana üzere yaşayın diye. Teravih deyince akan sular durur. Beş vakti çoğu kere mana hükmünde gündelik hayatın içerisinde rutin kılan duygular teravihi duyunca farklı heyecanları tadar. Teravihin aslında yaşattığı farklı heyecan onun Ramazan’ın bir hediyesi olmasıdır. Teravihle cami cami seyirler, dostlarla birliktelikler, geçirilen zamanlar değer katar. Diğer zamanlarda bu sohbet, bu birliktelik ve bu heyecan Ramazan’sızlıktandır aslında. Ve de yine bir armağan her soluklanışta okunan salati ümmiyeler zikredilirken içilen ramazan şerbetleri gibi ruhumuzda tat bırakır.

Ramazan’a ait başka bir zaman sahur vakitleri! Tatlı uykunuzun arasından sıyrılıp bir anda bir masalın zamansızlığında mekansızlığında düş arasına sıkıştırdığınız anlar. Her sahur vakti, iyi ki o vakitleri yaşamışız, çocukluğumun Ramazanlarını yaşarım içimde. Yayladayızdır ay ışığının altında bazen bir lüküs lambasının ışığında köşk dediğimiz saltanat kayığımızda kurulan sofrada yaşadığımız sahurlar. Bir yanda telaş içerisinde vakte yetişmenin aceleciliğinde kurulan sofralar, bir yanda karatavukların ya da bülbüllerin eşsiz nağmeleri. Hepsi parça parça yerleşse de hafızama yapboz parçalarını tamamladığımda o anlar sahur zamanlarının büyüsünü de renklendiriyor. Yemek kısmında aklımda bir kaç lezzet var: kabahamurlu böreği ile üzüm, ayva vs  malzemeden yapılmış hoşaflar.. Hoşaflar sadece sahura kalkmak için bahanemizdi diyebilirim. Şehirdeki sahur vakitlerinin tamamlayıcısı ise ramazan davulları idi. Onların okuduğu gazeller ve davulun şenlikli eşliği ise unutulmazlarımızdı. Sahuru sabah ezanının okunmasıyla gireceğimiz oruç vakitlerinin eşliğinde arkamızda bırakırdık.

Hoş geldin, Ya Şehr-i Ramazan!. İnşaallah yine her zamanki bereketinle, rahmetinle yaşanırsın evimizde, şehrimizde, ülkemizde. Orucun dinginliğinde insanoğlu her türlü kötülüğe, şerre, nizaya, belaya, hasete, kıskançlığa, kibire, doymazlığa, aymazlığa da son verir. Kendi içinde bir iç muhasebesi yapar da insan olmanın sırrında, insan olmanın aydınlığında, insan olmanın şerefiyesinde güzelliklere, iyiliklere, hayırlara erer, hidayet nuruyla aydınlanır. Şöyle bir bakar ve görür de bunca aymazlığın içerisinde hakikatin tek doğrusunu görür. Bu dünyadaki varlığının, faniliğinin özünde Ramazan’ın bereketince, rahmetince gönül dünyasında insan olmanın güzelliklerine kucak açar.

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.