Öznemiz İnsansa…

Bu haber 16 Temmuz 2019 - 0:39 'de eklendi ve 1.166 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail Zorba

“Karşımızdaki insanla hiç tanışmamışız, konuşmamışız eserlerini hiç okumamışız. Sadece karşı cenahta olduğu için öldükten sonra bile küfre varacak kadar ağır laflar etmeye devam ederiz. Halbuki insandır özne.”

 “Aç kapıyı haber var, /Ötenin ötesinden. /Dudaklarda şarkılar,  /Kurtuluş bestesinden. / Biz geldik, bilen bilsin. /Gönül gönül girilsin./

İnsanlar devşirilsin, / Sonsuzluk destesinden.” Ne güzel mısralar.. Gönülden gönüle akan insanı deren mısralar. Mısralardaki gibi açsak kapıları buyur etsek gönlümüze. Kimin söylediğinden çok,  ne söylendiğinin hükmü yok mu?

Ve başka mısralar geliyor peşinden. “Biz haber etmeden haberimizi alırsın, / yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin. / Gözümüzün dilinden anlar,  / elimizin sırrını bilirsin. / Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin. / O gider, bu gider, şu gider, /dostluk, sen yanı başımızda kalırsın.”
Yine mısralara açalım kapımızı, kimin söylediğine bakmadan. Dostluk bu kadar mı güzel anlatılır. Gönlümüzde bu dost mısraların yeri yok mu?

Eğer öznemiz insansa, sadece insan öznesinden hareketle kim olduğuna, nereden geldiğine, nereye gittiğine bakmadan sadece ve sadece insan olması hasebiyle sadece ne diyor bu insan diye düşünmeden kapılarımızı kapamayalım. Tabi ki herkes giremeyecek bu kapıdan ama eğer özne insan ise bu kapı her zaman da sımsıkı kapanmayacak.

Hayatta dem aldığımız süreçler bizi şekillendirir, bize kimlik verir. Kendimize ait bir duruşumuz, hatta kendimize ait bir rengimiz olur. Biz o rengin peşi sıra duygularımıza, düşüncelerimize meyil veririz. Kendimize ait dünyayı bir kaba koyup o kaba göre şekil alırız.

Sanmayın sadece kaplumbağalar sırtlarında evleriyle yaşarlar. Kaplumbağalar bilge canlılar. Sırtlarındaki kabukları aslında dünyaya bir meydan okuma, kendi farklılıklarını ortaya koydukları bir farkındalıktır. Kaplumbağaların kabuklarına baktığımızda arı petekleri gibi göze göze olmuş bir dünya haritası görürsünüz adeta. Ömürleri biz insanların yaşayacakları ömürden kat be kat fazla olduğundan kaplumbağalar insana göre bilge yaratıklardır.

Oysa biz insanları seyredelim. Bizim sırtımızda taşıdığımız kabuk görünmese de yükü epey ağır. Taşınacak gibi değil. Ama insan o yükü büyük bir hazla, hırsla taşımaya gönüllü. Dünyada hamallık yapmaya baş koymuş bir kere. Önyargıları, hırsları, egoları ve bitmek bilmeyen açlıkları onu onca kibir yükünün altında ezilmeye mahkum ediyor.

“Ben”in dar penceresinden bakmaya ve kapılarını dünyanın yaşanacak onca güzelliğine kapatmaya zorluyor. Görmüyor, duymuyor, tatmıyor, koklamıyor. Aslında görüyor, duyuyor ama kendini bir engelli olmaya mahkum ediyor.

Nereden geldik bu sözlere? Sadece insana bakmak istedik. Öznemiz insan dedik. Eğer öznemiz insansa onu yitip gittiği yerde bulalım, elinden tutalım istedik. Üç günlük dünyada, nefeslerimizin sayılı olduğu bu dünyada kendimize gelelim, benliğimizin girdabından çıkıp bir nefes alalım, insanca bakalım, istedik. İnsanda insanı görelim, insanda tamamlanalım; dedik. Yunusça; “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım” dedik.

Neden kolay kılalım? Unuttuğumuz, kaybettiğimiz hasletler bizi nereye götürüyor? Bir bakalım. Öfke içerisindeyiz, yalnızız. Güzele dair hissettiklerimiz, yaşadıklarımız, paylaştıklarımız gittikçe azalmış. Şu hayatta kendimize bütün kapıları kapatmışız. Kavga halindeyiz. Dilimiz kirlenmiş, küfrü dilimize pelesenk etmişiz.

Adım başı kötülük, kavga, cinayet almış başını gidiyor. Sınırsız dünyamız sınırlanmış, küçücük bir alana hapsedilmişiz. Kendi kendimizi önyargılara mahkum etmişiz. Şuyum, buyum, böyleyim derken kendimden başka kimseye yaşam alanı bırakmamışız. Bu dünyadan göçüp giden insanlara bile tanımadan etmeden lanet okumaya başlamışımız. Gerçi her şeye lanet okuyoruz da!!.

Karşımızdaki insanla hiç tanışmamışız, konuşmamışız eserlerini hiç okumamışız. Sadece karşı cenahta olduğu için öldükten sonra bile küfre varacak kadar ağır laflar etmeye devam ediyoruz. Halbuki insandır özne. Gönül kırgın, gönül yorgun dostlar. Bunca kini, düşmanlığı kaldırmaz bu yürek. Taşıyamaz.

Ağzı olanın konuştuğu bu ülkede konuşanlar, yazanlar biraz vicdan sahibi olsunlar. Ne gezer? Bakın bu toplumu, asırlarca çektiği onca çileye rağmen etle tırnak gibi iç içe yaşayan bu toplumu ne hale getirdiniz? Hep öfke, hep kin, hep ayrımcılık tohumları ektiniz? Şimdi ne biçeceksiniz. Bir gün sizin de kapınız çalınacak, unutmayın.

Oysa Yunusların, Mevlânâların, Hacı Bektaşların mayaladığı bu topraklarda özne insandır. İşi kolay kılan da insandır. Sadece insana has sevgidir, hoşgörüdür. Bu bakışta özne insandır. Özne insansa farklılıklar zenginliktir. Kabil’in oğullarının gördükleri gibi düşmanlık değildir. Farklılıklar saygıdır. Sözün başındaki mısralara dönelim. Mısraların sahiplerine bakalım. Necip Fazıl ile Nazım Hikmet! Kimin söylediği tabi önemli ama oysa ne söyledikleri? Bu sözlerle biz nereye götürdükleri! İki şair arasındaki fark dünya görüşleri, yaşama karşı duruşlarıdır. Onlara hakaret etmek bize katacakları güzelliklerden yoksun kalmaktır.

Hele özne insansa ve bu insan bu dünyadan göçtüyse arkasından rahmet okumasak bile lanet de okumayalım!.. Bu dünyada herkes ektiğini biçer ama unutmayalım sadece bu dünyada ektiklerini…

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.