OKULLAR VE DERSHANELER…

Bu haber 26 Kasım 2013 - 1:20 'de eklendi ve 1.094 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Prof. Dr. Namık AÇIKGÖZ
Millî eğitim sisteminde, kafayı dershanelere gömmek sorunu halletmez.
Dershaneler sistemin bir ayrı acısı. Asıl acı, Millî Eğitim’in okullarında. Okullar, dershanelere benzediler; orada da sistem, bilgiye değil, “soru-cevap”a, yani sonuca endeksli. Taa ilk okuldan başlıyor bu hata.
İlkokulunu sonuna yaklaşan çocuk, gireceği okul sınavla aldığından, ha bire teste yükleniyor. Ondan sonraki bütün tahsil hayatında yüklen babam yüklen…
Mesela edebiyatta, çocukların ve gençlerin çoğu “metin hazzı” yaşamıyor; sadece metnin adını, yazarını veya şairini ezberliyor. Metindeki güzellikmiş, metnin estetik ve duygu boyutuymuş, sezgileri, çağrışımlarıymış hak getire. Metne böyle bakan bir çocuk veya genç, metnin amacı olan ruhsal arınma ve yücelmeyi yaşamaz ki. O metnin adı, yazarı veya şairini ezberler; sorulunca hemen bilir ve başarmış olmanın sahte mutluluğunu yaşar. O kadar… Anlık bir mutluluktur bu… Derinliği, etkileyiciliği ve kalıcılığı olmayan bir mutluluk.
Ölçme-değerlendirme sistemi külliyen yanlış. Bir beytin, bir mısraın, bir cümlenin verdiği hazzı veya hüznü ölçemiyor.
Bir genç, Tarık Buğra’nın adını, bütün eserlerini, hatta bütün hayatını bilebilir ama Martı hikâyesinde geçen “Hatırlamakla yeniden sahip olmanın arasındaki o boşluğu; o kıl kadar boşluğu kim aşabildi? Bunu söylesinler!…” cümlesindeki trajediyi ruhunun derinliklerinde hissedip hüzünle arınmayı beceremiyorsa, o ansiklopedik bilgiler hiç bir işe yaramaz.
Sait Faik’in her şeyini bilen bir genç, Sinagrit Baba’daki “Bu adam, o kadar talihli idi ki daha, iki yüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti.” cümlesinde tanımlanan riyâkârlığın sarsıcılığını yaşamıyorsa, neyleyim ben o kuru bilgiler.
Ali Akbaş’ın gür bıyıklarındaki tel sayısını bilebilirler ama o gençler,
Bizim elin kızları bulmayınca dengini
Kimi türkü yakar kimi kendini
mısralarındaki yangını kanları donarak hissetmiyorlarsa, ne işe yarar!…
Edebiyat bir duygu (emotion) alanıdır; malumat (information) değil. Hiç bir ölçme değerlendirme sistemi de bu duygulanmayı ölçemez. Zaten duygular ölçülmek için değil, yaşanmak içindir.
Edebiyatta durum böyle de tarihte, sosyolojide, felsefede, matematikte durum çok mu farklı? Yooo!… Hiç de farklı değil.
Mesela matematikte öğrenci lineer cebir öğrenir ama onun “düzlemsellik”e dayanan felsefesini bilmez. “İntegral”i sadece cetveli ile bilir, integralin bir “entegre olma, bütünleşme, tamamlama olduğunu bilmez.
Tarihte, soru cevaplamaya yönelik bir anlayış hakimdir; olaylar arası mukayese ve sonuç çıkarma mantığı gelişmez öğrencinin.
Bütün bunlar öğrencinin suçu mu? HAYIR!… Koskocaman bir HAYIR!…
Suç, sistemde ve öğretmenlerde… Üniversitelerde de akademisyenlerde.
Sınava odaklı sistem, Millî Eğitim’in okullarını da mahvetti, üniversiteleri de. Sistem okulları da dershaneleştirdi.
Bakanlığın derhal sonuç odaklı değil, bilgi ve olgu odaklı bir zihniyetin tesis etmesi şarttır.
Hani dershane bahanesiyle konuya başlamışken, millî eğitim meselesini de aradan çıkaralım dedik.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.