MUĞLA MÜZELERİ

Bu haber 17 Nisan 2012 - 0:00 'de eklendi ve 2.213 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Ben, şehirlerin hafızalarının müzeler ve kütüphaneler olduğuna; müzesiz ve kütüphanesiz şehirlerin hafızalarının olmadığına inanırım. Şehrin şahsiyeti, bu tarihi birikimlerde yatar. Doğup büyüdüğüm ilçenin bir müzesinin, tarihî dönemlere ait bir kütüphanesinin olmamasından, hâlâ rahatsızımdır.
Artık Muğla’dayım. 18 yıldır bu şehir, benim şehrim olmuştur. Bu şehre, sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, hayallerimizi, hayal kırıklıklarımızı gömdük.
Muğla merkezde bir müzemiz var. Hapishaneden bozma ama gene de idare eder. Bodrum’da uluslararası (Nasıl oluyorsa?) bir müzemiz var. Milas’taki müze, eh… Şöyle böyle… Marmaris’te müze olarak kullanılan kale, bir yandan “Bırak müze olayım” diyen, öbür yandan “Kale iken daha rahattım” diyen bir yer.  Son yıllarda, Muğla Üniversitesindeki Mulaj Müzesi de eklenince, il çağındaki müze sayımız baya baya artmış gibi görünüyor. Küçücük bir ilde 5 müze…
Az değil yani…
Küçücük bir il için 5 müze iyi de… Sayılar, hiç bir zaman niteliği yansıtmaz ki. Bu 5 müze, gerçek anlamda ne kadar müze?…
Muğla Müzesinden girelim lafa…
1992-93’lerde Trolian Park ile gündeme gelmiş ve taa Elazığ’daki biri olarak bana bile ulaşmıştı medh ü senası… 1994’te gelir gelmez ziyaret ettiğim yerlerden ikincisi olmuştu Muğla Müzesi. (İlk ziyaret ettiğim yer, Şâhidî idi. Muğla’ya gelmek için icazet almıştım kendisinde ve geldiğimi söylemiştim.) Trolian Park’ı ziyaret ettiğimde tam bir hayal kırıklığına uğradım. Haydi, basında yer alan dinozor kalıntılarından pek bir şey yoktu ama Türkiye’nin en önemli arkeolojik yörelerinden biri olan Muğla’da, arkeolojik kalıntılar da yoktu müzede. “Tam bir Türk klasiği…” diye geçirdim içimden…
Sonra yolum Bodrum Müzesine düştü. O yıllarda “Karyalı Prenses” rüzgârı esiyordu Bodrum Müzesinde… Merakla gittim… Kayralı Prensesi gördüm, işkencehanesini gördüm… Sonra su altı arkeolojisi için bir yer yapıldı, orayı gördüm… Hepsinde hayal kırıklığına uğradım… Karyalı Prensesi de, işkencehane de, su altı buluntuları kısmı da hep imitasyon idi. Birkaç zırh, birkaç anfora, birkaç duvarda taşa kazınmış şekilde muhtelif milletlerin bayrakları… Biraz da Müslüman mezar taşları, çeşme kitabeleri ve birkaç tane de “Yâ hafız” levhası vardı… Hepsi de duvar diplerinde melûl mahzun duruyorlardı.
Bodrum Müzesinde hayal kırıklığına uğrayınca, o zamanki müdürle konuştum ve her şeyin imitasyon olduğunu; gerçek kalıntıların çok az olduğunu ve “Yâ hafız” levhalarını niye duvarlara astırmadığını falan sordum. Bir şeyler anlattı ama ikna olmadım. Bodrum’da gerçek müze göreceğimi zannediyordum ama hararetle imitasyon müzenin savunulması karşısında, daha büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Eski binaların girişlerinde bulunan “Yâ Hafız” levhalarının asılması için benden rapor istendi. Sanki Rodos Şövalyelerinin, İngilizlerin, Fransızların taşa işlenmiş bayraklarını oralara asarken, birilerinden rapor istenmiş gibi!….
“Milas Müzesi” diyeceksiniz… İsterseniz o konuya hiç girmeyelim. Muğla Mezar taşlarını ve kitabelerini çalışırken, orayla ilgili kötü bir hatıram var. O yüzden Milas Müzesi konusuna hiç girmeyelim ve Menteşe Beyliği dönemine ait o güzelim mezar taşlarının, yağmura, soğuğa terk edilmesine seyirci kalalım.
Marmaris Müzesi mi dediniz?… Güldürmeyin adamı. Müze mi kale mi belli değil. Deve kuşu gibi yani. Kuş mu deve mi?
Birkaç sene önce açılan Muğla Üniversitesi Mulaj Müzesi de adı üstünde bir kopya müzesi… Yani asılları başka müzelerde olan eserlerin kopyaları bunlar. Tıpkı Bodrum Müzesindeki gibi imitasyon yani…
Ne tuhaf bir durum!…
Mesela, en basitinden, yüzyıllara şahitlik etmiş ve bu ülkenin nüfus kâğıdı ve tapu senedi olan mezar taşları, dağ başlarında yok olmaya terk edilmişken, biz imitasyon ve kopya sergi malzemeleri ile kendimizi avutuyoruz. İmitasyon malzemeler, müzede sergilenecek kadar değerliyse, onlara çok benzeyen peyzaj esnafının sattığı heykellerden koyalım buralara, daha ucuza mal olur.
***
1976 yılında, üniversite tahsili için Ankara’ya gittiğimde, Anadolu Medeniyetleri Müzesini ve Etnografya Müzesini gezmiştim. Kış yeni başlamıştı… Müzelerde gezerken donmuştuk. Aynı soğuk ortamı İstanbul Arkeoloji Müzesinde de Elazığ Müzesinde de yaşadım. O zamandan kalmış; müze dendi miydi, hâlâ üşürüm. Bu üşümem, yıllar sonra, Sabancı Müzesi ve Sadberk Hanım Müzesini gezerken, harika bir sıcaklığa dönüştü. Ne güzel müzelerdi bunlar!… Sıcaktı, rahattı ve konforluydu… Yorulduğunuzda, dinlenebileceğiniz harika yerler yapılmıştı. Sabancı Müzesinde atam Köl Tigin’in büstünün orijinalini gördüm, imitasyonunu veya mulajını değil.
Neyse…
Muğla müzeciliği için kısa vadede ne yapılabilir?
Mesela, Bodrum müzesindeki “Ya Hafız” mermer levhaları, uygun yerlere asılıp, kalede bulunan mezar taşları ve kitabeler, albenili bir şekilde sergilenebilir.
Esin Atıl’ın 1987-89 yıllarında, bütün dünyayı dolaştırdığı ve Kanuni Sultan Süleyman’ın eşyalarından oluşan “Muhteşem Süleyman” sergisi, yaz aylarında Marmaris Kalesinde sergilenebilir. Hem böylece Kanuni’nin 26 Temmuz 1522 günü Marmaris’e geldiğini de hatırlatmış oluruz. Düşünsenize… Temmuz ayı başında sergi açılışı yapılıyor ve mehter takımı, şehri bir baştan bir başa geçip “Turksih Army Music” konseri veriyor ve ondan sonra da “Muhteşem Süleyman” sergisi açılıp 2 ay Marmaris’te ziyaretçilerini kabul ediyor… Sergi açıldıktan sonra, bir meydanda zeybek oyunları oynansa… Ertesi akşam bir başka meydanda Sema gösterisi sergilense… Harika olmaz mı?
Hele sarnıçlar!… Kıymetini bilemediğimiz, Türkiye’de sadece Muğla yöresinde bu kadar yaygın ve yoğun olan o güzelim sarnıçların uygun olanlar, mini müze olarak değerlendirilemez mi?
Burnumuzun dibindeki Stratonikeia ve Lagina, topyekûn birer açık hava müzesi olarak ve popülerleştirilerek kamuoyuna sunulsa, tadından yenmez değil mi?
Neyse…
Süheyla gelmiş başıma,  “Sana ne Muğla müzelerinden?” diyo… Ben de kestim yazmayı.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.