Masonluk veya Dinsizlik

Bu haber 10 Kasım 2016 - 0:00 'de eklendi ve 1.091 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Hüseyin Nizamoğlu

1909’dan itibaren Osmanlı Devlet yönetimi masonların yönetimine geçmiştir. Ordu, İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetimine geçince, tamamen Avrupa mason localarının yönlendirmesi ile Birinci Dünya Savaşı’na hiç yok yere yedi cephede birden giriliyor. Savaşa  sebep olanların desteği ile yerli halk isyan durumuna getiriliyor. İçimizdeki hainlerin ülke aleyhine jurnallik yapmaları yüzünden, işgalcilerin uzaktan kumanda yapmaları yetiyor. Bütün yapılan hıyanete rağmen Çanakkale savaşlarında, Osmanlı okullarında yetişen bizim olan genç subaylar ve son Padişah Vahdettin Han Kurtuluş Savaşı’nı başlattılar. Padişahın fermanı ile ordular genel müfettişi olarak Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa’yı ilk candan destek şark orduları komutanı olan Kazım Karabekir Paşa’dan geldi.

Ruslarla sınır anlaşmasını yapan ve bölgedeki asayişi sağlayan Kazım Paşa, Kurtuluş Savaşı hazırlığı için Ruslarla savaşta destek anlaşması da yapmıştır. 19 MAYIS 1919 tarihinde Samsun’da Mustafa Kemal Paşa’yı 58 müftü ve şehirlerin ön adamları karşılıyordu. Bu güzel başlangıç zaferle sonuçlanıncaya kadar devam etti. Ancak, Cumhuriyet ilanından sonra savaştaki kahramanları bir arada göremiyoruz.

Nitekim Mustafa Kemal Paşa ile Kazım Karabekir Paşa ve arkadaşları hep ayrı görüşlerde olmak durumu hasıl olmuştur. Bunun böyle olduğunu birkaç örnekle ispatlamak mümkündür. Ata’nın ölümünden hemen sonra paralardan ve pullardan Ata’nın resmini silip kendi resmini koyan ve Ata hasta yatağında iken 1937’de garaip Laikliği anayasaya geçiren mi Ata’nın etrafındaki ekibin lideri?

Maksadım, camilerde hutbe okuyan ve dini nasihatler veren Mustafa Kemal döneminde yapamadıklarını onun ölümünden sonra jandarma baskısı ile uyguladılar. Evlerde dini kitap hatta elifba dahi bulundurmak suç sayıldı. Laiklik baskısı ile memurların ibadet etmeleri işlerinin sonu olmuştur. Bu durum 1950 yılına kadar devam etti. 1950’de Müslüman milletimiz çok partili seçim de kendi içinden gelenleri iktidar etti.

Fakat önceki ekip kendilerini hep ülkenin has sahibi olarak görmeye devam ettiler. İhtilaller yaptılar yaptırdılar.27 Mayıs 1960’da Menderes iktidarını yıktılar ve Menderes ve iki bakan arkadaşını idam ettiler.12 Mart 1971’de Süleyman Demirel iktidarını aynı akıbetten günün genel kurmay başkanı kurtardı ama iktidarı toplama kişilere uzman kadro diyerek teslim ettiler. 12 Eylül 1980’de de ihtilal yapıldı. Ancak bu ihtilali yapanlar siyasi partilerle birlikte CHP’yi de kapattılar ve dediler ki bir gecede terörü bitirdik. Özellikle o günün başbakanı olan Süleyman Demirel basında dert yanıyordu; Mademki bu kadar gücünüz vardı da niye ille de kurulu düzeni yıktınız?  Hemen anında Kenan Paşa’dan cevap geldi. (  CHP’yi kapatmasaydık bu terör daha çok can alırdı.) 1990’lardan sonra tekrardan CHP ile bazı paşa kılıklılar yanlarına mossardı da alarak ne canlara kıydılar. Eşref Bitlis Paşa ile Uğur Mumcu Yahudi’nin ve ABD’nin işine gelmiyordu.

Ben yazımı burada keserek, çok takdir ettiğim yazar  Rahim Er in yazısından bölümleri okuyacaksınız.

Avrupa, batı, haçlılar, masonlar, Siyonistler. Bu gün aynen eskisi gibi İslâmiyet, Ümmet ve Türkiye düşmanları, bunalmış vaziyetteler. Onlar için vatanını seven, ülkesini kalkındıran, milletinin emrinde olan devlet reisleri ya Müstebit, ya Kızıl Sultan, ya vatan haini, ya kuyruk, ya diktatördür.

Mahkemelere meydan okuyan 9 HDP’li, devleti gasp etmek isteyen FETÖ ve onlara yardım ettiği isnadıyla bir gazete ve onun 9 mensubu yargı önüne çıkartılınca  bu manşetleri atanlar, Cumhuriyeti demokrasi diye gösteren, zulüm üstüne zulüm işleyen Tek Parti zamanında, 27 Mayıs darbe katliamında, takip eden diğer darbelerde, 15 Temmuz’da nerelerde idiler?

Nerede olacaklar?

Senaryo yazıyor, ihaneti yönetiyor, akıl ve destek veriyorlardı. Bu zihniyet, 15 Temmuz’da 246 şehit ve 2500 gazimiz olurken “seçilmiş iktidarın yanında, darbelerin karşısındayız” demedi. O namlı isimler, kınama mesajı yayınlamadılar. Dedikleri “taraflara itidal tavsiye diyoruz” demekten ibaretti. Sanki devletle terör taraf olurmuş gibi. Abdülaziz’i katlederek şehit edenler, Abdülhamid’e “müstebit” ve “kızıl sultan” diyenler sefaretlerine iltica eden Mithat Paşa’ya “hürriyet kahramanı”, Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’na “halâskâran-ı Zâbitân/Kurtarıcı Subaylar” dediler. Bu  tabirler yakın zamanlara kadar “Emin Oktay” mahlas imzalı yüz karası tarih kitaplarında yazıldı.

15 Temmuz darbe teşebbüsü muvaffak olsaydı Fettullah Gülen kahraman, darbeciler Kurtarıcı Subaylar olacak, Tayyip Erdoğan ve arkadaşları için “kan dökücü diktatör” denecekti. Şu var ki Cumhurbaşkanı, hayatta olmadığı için bunları duymayacaktı.

27 Mayıs’tan sonra ilkokuldaydık.

Plevne Marşını bozarak 27 Mayıs’ın pis gayesine alet etmek istemişlerdi. Şu mısralar okunurken o çocuk hâlimle sadece dudaklarımı kıpırdatıyor fakat o vicdansız mısraları söylemiyordum:

Olur mu böyle olur mu?/Kardeş kardeşi vurur mu?/Kahrolası diktatörler, bu dünya size kalır mı?

1959’da Londra yakınlarında uçağı şüpheli şekilde düşen Başvekil Adnan Menderes’ten kurtulamayanlar, bir sene sonra cuntayı kullanarak onu idam sehpasına yolladılar.

O nazik Başvekil Adnan Menderes’e, Mithat Paşa’nın idam kararını bile sürgüne çeviren Abdülhamid Han’a bile diktatör dediler. Ancak unutmamalı ki müşrikler, Sevgili Peygamberimize de  -aleyhisselam- hakaretin her çeşidini yapmışlardı. Dine, devlete, vatana, millete ümmete hizmet edenlere hakaret de ederler, darbe de yaparlar. “Küfür, tek millettir”. Onların hakareti, doğru yolda/sırat-ı müstakim üzere olmanın habercisidir.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.