Mağrip’ten Endülüs’e Medeniyetin İzinde-5

Bu haber 15 Ekim 2019 - 0:32 'de eklendi ve 686 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail Zorba

“Ve Granada!.. Teslim edilen son Endülüs toprakları.  Son Sultan’ın gözyaşları ve validesi Ayşe Sultan’ın gurur dolu duruşu. Sanki Kazan’dayım. İhanetlere gark olan Siyün-Büke’nin asil direnişi. Ortak hikâye hilâlin aydınlığının müslüman topraklardan çekilişi. Ayşe’nin gözyaşlarının damla damla sindiği bir saray. Allah aşkının zerre zerre nakşedildiği zarafetin mekanın her bir noktasına değdiği eşsiz bir güzellik. Mekanın içi ayrı bir cennet, mekanın dışı nadide güzelliğiyle ayrı bir cennet. Gırnata’nın içinde saklı bir cennet: Elhamra!..

Elhamra’yı anlatmaya sözler yetmiyor, söz tamamlanamıyor. Çünkü Elhamra’nın muhteşem büyüsü altında onu anlatmak; her şeyi anlatmanın mümkün olduğu bir anda söze kilit vuruyor. Biz sözü Elhamra’yı dönemin İspanya sefiri büyük şair Yahya Kemal’e bırakalım: “Elhamra’ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekan içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir âlemden başka bir âleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor.”

Üstad sözleriyle bize rehberlik ediyor. Sarayın içinde gözlemlerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sarayın kompleks yapısı içerisinde yönetim merkezi, elçiler kabul salonu, sultanın mescidi, harem ve onlarca teşrifatı içeren bölümleriyle avlulara geçişler arasına konulmuş havuzların eşlik ettiği avluları ile hiçbir sarayda görmediğim gizemin içerisindeyim. Aklıma mukavemet eden mantığımın dışına çıkmış bir âlemdeyim. İnsan eliyle yapılmış öyle güzellikler vardır tayy-ı zaman, tayy-ı mekan içerisinde kalırsınız. El-Bürke Avlusu, Meksuar Avlusu, Arslanlı Avlu güzelliğin sırlandığı ve kaybolup gittiğiniz bir alemde nefeslendiğiniz duraklar.

At nalı biçiminde klasik Arap sütunları burada da kırmızı ve beyaz ahengini devam ettirmekte. Yine Binbir Gece Masalları’nın sayfaları arasına dönüyor bakışlarım : “Ölümden başka her şeyin çaresi vardır; Elmas dışında her şey bozulur; Ve bir de insan, bahtından gayrı her şeyden kaçar kurtulur!..”

Elhamra bir elmas. Ve insanlar kendi bahtlarını yaşarken saray bütün kaybolmuşlukları arasında hâlâ ayakta. Sarayın içerisinde sıralanan odaların tavanlar bal peteği şeklinde, arıların petekleri gibi göz göz işlenmiş. Ya Râb bu güzellikler hep senin adına, senin aşkınla ruhlardan akla, bedene, göze, ellere sirayet etmiş. Ahşap işlenmiş tavanlarında tezyinat turuncu, yeşil, kırmızı ve mavinin tonlarında Kuran sûrelerinden alınmış hatlarla tamamlanmış. Hele bir tavanda zirveyi yaşıyorsunuz. Mülk sûresinde geçen “yedi kat sema”yı anlatan bölümde donup kalıyorsunuz. Elhamra sen, sadece gözün gördüğü muhteşemliğinin ardında dehlizlerinde, kuyularında bilinmeyen sırlarınla keşfedilmeyi bekliyorsun.

Bu nadide inciyi seyre doyamayan ve güzelliği karşısında yorulan idrakimizle sarayı terk etmeden bir noktada Cennet’ül Arif bahçelerini gören bir noktada Ayşe’nin Gözyaşları denilen bir pencerede Endülüs’e İslâm’ın vedasının hüzünlü hikâyesi ile baş başayız. İspanyol Krallığı Ferdinand ile İsabella’nın evliliği ile güç birliği yaparak son İslâm kalesini işgal etmenin hırsında beklemekte.

Ve son Nasrî sultanı Muhammed, savaşmadan teslim olma noktasında boyun eğme gafletine düşüyor. Şehri savaşmadan teslime razı oluyor. Şehri terk ederken son bir kez gözyaşlarıyla baktığı noktada annesi Ayşe Sultan devreye giriyor. Atalarının nice kan dökerek fethettiği bu toprakları savaşmadan terk ettiği için onun gözyaşı dökmeye hakkı olmadığını söylüyor. Sarayın Cennet’ül Arif bahçelerine bakan odanın penceresinde Ayşe Sultan’ın damla damla duvara yansıyan gözyaşlarını içinizde hissediyorsunuz. Oda damla damla hüznün güzelliğini yansıtıyor.

Ve Endülüs’ün incisi Elhamra. Kıymeti asırlar sonra bilinen mücevher. Bütün onu yok eden  ellere râgmen hâlâ güzel ve esrarlı. Hele bahçeleri.. İspanyollar bahçe nedir, estetik nedir bilmemelerine rağmen Endülüs ona yol gostermekte.. Elhamra ile Yazlık Saray yani Cennet’ül Arif arasında kalan bahçelerde hayal edebildiğimiz kadarıyla cennetin yeryüzüne indirilmiş güzelliği suyla, çiçeklerle, ağaçlarla, kuşlarla mükemmeliyeti tamamlıyor.

Elhamra’nın kırmızısı, Cennet’ül Arif’in beyazı arasında kalan bahçelerde konser verilecek bir yer oluşturmuşlar. Afişte keman ve gitar eşliğinde yapılacak bir konserin haberi var. Elhamra gecesinde kemanın ve gitarın sesini duyabiliyorum. Oysa bu mekanda neyin, tanburun seslerini duymalıydım. Mekanın ruhu kayıplarda.

Ve Granada!.. Teslim edilen son Endülüs toprakları.  Son Sultan’ın gözyaşları ve validesi Ayşe Sultan’ın gurur dolu duruşu. Sanki Kazan’dayım. İhanetlere gark olan Siyün-Büke’nin asil direnişi. Ortak hikâye hilâlin aydınlığının topraklardan çekilişi. Ayşe’nin gözyaşlarının damla damla sindiği bir saray. Allah aşkının zerre zerre nakşedildiği zarafetin mekanın her bir noktasına değdiği eşsiz bir güzellik. Mekanın içi ayrı bir cennet, mekanın dışı nadide güzelliğiyle ayrı bir cennet. Gırnata’nın içinde saklı bir cennet: Elhamra!..

Endülüs’ün her bir şehrinin işgalinde rastladığımız hırsın, açlığın acımasız izleri burada da kendini gösteriyor. Soykırıma uğrayan Müslümanlar, Yahudilerin yaşadığı Albayzin mahallesine gidiyoruz. Dar sokaklar, beyaz badanalı hayatı yani bahçesini içinde saklayan evleri ile bir güzellik armonisi. Albayzin mahallesinin sokaklarında sükunet yılların yorgunluğunu yansıtmakta. Mahalle Elhamra’yı gören bir tepede kurulmuş. İşte o tepeden günün her saatinde Elhamra’ya değişik yüzleriyle görmek mümkün. Ve Endülüs’teki ibadete açık tek cami. Elhamra’ya dönmüs yüzünü. Asırlar sonra ezan sesleri. Endülüs mahallesi icinde Meryemler de var ama Endülüs’ün La Galiba İllallah’lari eşliğinde. Elhamra’nın her zerresine sinen ayetler; dağ, taş, sokak berzaha ulaşmakta.

Granada o kadar kültürel zenginliklerle dolu ki. Albayzin mahallesi, Kraliyet şapeli, en iyi Rönesans katedrali olan Santa Maria Katedrali, Sacromonte yani Çingene mahallesi ve Endülüs hamamları. Amma velakin Granada, Gırnata dendiği an tek durak yeri Elhamra’da kilitleniyor.

Söz söze eklenirken düğümü istemesek de atma zamanı. Elhamra’yı görmek ve yaşamak bir insan ömrüne hediye edilmiş bir ayrıcalık!. Bu ayrıcalığa Binbir Gece Masallarının sayfalarıyla eşlik ediyoruz.

“Aşk öyle büyük bir duygu ki, hiçbir şey yokken o vardı ve hiçbir şey kalmadığı zamanda o bulunmaya devam edecektir. O gerçeğin köprüsü, ilk ve son olan şeydir.”

Mağrip’ten Endülüs’e yaptığımız seyahat ile yaşadığımız güzellikleri paylaştığımız yazı dizimiz burada sona eriyor. Söylenecek, yazılacak onca şey arasında bize düşenler bunlardı. Sözümü külliyatını tamamlamak üzere olduğum, talihsiz bir kaza sırasında kaybettiğimiz tarihçi-yazar Prof Dr. Haluk Dursun’dan nakledeceğim bir mısrayla nihayet vereceğim.

“Ülke denen nazlı gelin erde şan ister.”

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

1 ADET YORUM YAPILDI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
Erdal ÇİL 15 Ekim 2019 / 11:11

Bu bir sıradan gezi ve kalemden dökülenler de sıradan bir gezi notları değil. Bu medeniyetin izlerini sadece kelimelerle sürmek yetmiyor görüyoruz. Endülüs hakkında yazılan bütün yazıların hepsinde zindanların kesif rutubet kokusu, kan izleri, sürgünler kokar. Orada 1490 ile 1609 yılları arasında yaşanan ve kaybedilenler aslında bizim içimizde kaybettiklerimiz ve şimdilerde aklımıza dahi getiremediklerimizdir.
Hüznü Endülüs’de bırakmak istesek de bırakamayız! Oradan dersler çıkarıp yaşantımıza bir şeylerini taşımamız lazım. Bir şiir, bir hikâye, bir anı, bir soluk, bir ses verip o dersi, o yaşanmışlıkları oradan çıkarmak lazım incitmeden, bozmadan, yakıp yıkmadan.
Endülüs, Tarık’larını bekliyor. Biz İsmail’lerle yollardayız ve izini sürüyoruz onunla birlikte.
Ulaşır mıyız bilemem ama asıl olan yolda olmak değil mi?
Dilimizde de gönlümüzden taşan İkbal damlacıkları:
“Ey Kurtuba!
Fezan gönül açıcı,
şiirim göğüs yakıcıdır,
Senden gönüllere huzur,
benden de heyecan ve yanış vardır.”