Kuşlar Yasına Gider

Bu haber 13 Aralık 2016 - 0:02 'de eklendi ve 720 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail ZORBA

 “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”

Hasan Ali Toptaş

 

Hayatıma misafir ettiğim en sevgili dostlarım kitaplarımla devam ediyorum yine. Misafir derken kalma süresi uzayıp zaman zaman ev sahibi de olabiliyorlar. Edebiyat, ucu bucağı olmayan bir umman. Biz edebiyatçılar bu ummanda bir damlayı içimize zerk etme telaşı içerisindeyiz. Yazarlar, eserler resmi geçidinde tanıdıklarımız, selamlaştıklarımız, hemhâl olduklarımız, dost olduklarımız, yarenlik ettiklerimiz de oluyor.

Bazen bir cümle sizi bulunduğunuz zamandan mekandan alıp götürüyor. Yeni bir dostla hemhâl oluyorum: Hasan Ali Toptaş!.. İsmini duysam da kitap dergilerinde. Eserini okumadan tanışmadan tanımaya geçemiyorsunuz. Yazarla tanış olmak için ille de bir kitabı okunmalı. Bazı yazarlar ve kitapları sarmasa da ev sahibi olmanın icabı gereken tüm saygıyı gösterirsiniz, kalış süreleri dar vakitlerdedir. Şehrimize atfedilen ama hiç benimsemediğim bir söz aklıma gelir; tabiî ki ağzımıza has şekliyle değil kibarcası: “Hoş geldiniz, dönüş ne zamandı acaba?”

Bazen misafirlik uzadıkça uzasın istersiniz. Yazar da kitap da içinizde yaşamaya başlar. Sohbetine doyum olmaz, elinizden bırakamadığınız gibi gönlünüzde de yer eder. Bu tanışmayı üniversitemizin değerli hocalarından Alaattin Karaca hocama borçluyum ve minnettarım. Hasan Ali Toptaş da kısmen de olsa hakkında bilgi sahibi olduğum yazarlardan biriydi. Ama tanışmamız som kitabı ile başladı: “Kuşlar Yasına Gider.”

İlk cümle hemen alıp götürüyor beni farklı zamanlara, farklı mekanlara . “İçimdeki ses uzaklara çekilmişti.” Doğduğun yer ile doyduğun yer, iki mekan içinde farklı rollerde, farklı yaşamlardasın. Bir yerde çocukluğun, annen, baban, akrabaların masal dünyası zarfında doğduğun kasaban!. Bir yanda gerçek zaman eşin, çocuğun ve yaşadığın büyük bir şehir. Ait olduğun ya da olamadığın şehirler, evler, yollar, canlar. Ve iki dünya arasında bağlantıyı sağlayan yollar. O yollar ki hiçbir yere gitmese de sen yolcu misali hep o yollara revan olmuşsun bir kere.

Romana hükmeden roller babalar ve oğulların hikâyesinde kendini gerçekleştiriyor aslında. Hep düşte yaşatılmış, içte sırlanmış ve de dile getirilememiş bir sevgiyi barındırıyor. Ne baba oğula, ne de oğul babaya birkaç cümleden öteye yaklaşamıyor. Çocukluğun geçtiği mekan gibi sırlanıyor. Düşler aleminin bulanık renklerinde yaşanıyor bellekteki her şey. Bugün aslında dün, bazen de yarın. Tüm romana egemen olan bir cümle minvalinde buluşuyor yollar, evler, hastaneler ve de insanlar: “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”

İçimizdeki yalnızlıklara mahkum olmuşuz bir kere. Dostluğun sarıp sarmaladığı, gönlümüzü hep sıcak tuttuğu ve de bizi her daim insan kıldığı zamanların çok ötesindeyiz. Sözler, sözler havada uçuşuyor, yere düştüğünü hiç görmüyorsunuz. Ağırlıkları da yok, hükümleri de. Bundan olsa gerek yazar, “Kuşlar Yasına Gider.” de gerçeğin yanında çoğu zaman düşşel öğelere de yer veriyor. Bir de geçmişten bugüne kuruyan çoban çeşmelerinin sesine; türkülere… Yolların hikâyesi Ankara ile Denizli arasında gidip gelen bir baba ile oğlun hikayesi aslında. Önce baba konuk oluyor oğulun evine. Baba geldiği bu şehre yabancı, bu şehre ait değil. O farklı zamanların insanı. Oğul da babanın rahatsızlığından ölümüne sıla-yı rahim ziyaretlerde. O da artık o doğduğu düşler kasabasına ait değil.

Bir evlat, evlenmiş barklanmış; çoluk çocuğa kavuşmuş. Ünlü bir yazar olmuş, kendi içinde yaşattığı yaşam serüvenini dillendirmiş. Eşi, çocuğu, kendi çekirdek ailesinde düzenini oturttuğu huzurlu, mutlu bir yuvası var. Ama bir de ötelerde hep içinde yarım kalan bir hikâyesi de var. Anne, baba, kardeş, dayılar, yengeler, doğduğu ev ve kasabası. Bir yanda kendi içinde mutlu bir baba, bir yanda babasının son yolculuğunda çaresiz, sessiz, yalnız bir adam. Bu hikâyede ben varım, sen varsın, biz varız. Her birey yazarın dilinde canlı, dipdiri. Gerçekle düşler arası insanımızın hikayesi “Kuşlar Yasına Gider.”

Hayatın acı gerçekleri, senin kendi dünyandan sıyrıldığın çokluğun gerçeği: “Hastaneler”. Hastanelerde geçirilen zamanlarda dertlere deva arayışlar, çileli ve de bir o kadar sabırlı bekleyiş. Tahliller, röntgenler, belki daha ileriki tetkikler; bu derman arayışının sonunda doktorun ağzından çıkacak umud dair sözler. Tüm yaşanmışlıklar da bizim hikayemiz aslında. Çilekeş hastalar, hasta yakınları. Büyük başın büyük dersi olur misali büyük şehir hastanelerinin içinde yitip giden insan hikâyeleri. Ara sıra sıcak bir dost eli başımızı okşarcasına bir dost, bir güleryüz, bir baş okşama sıcaklığında sarıyor bizi. Roman kahramanımızı tanıyan kadim bir okurunun gösterdiği sıcaklık, babasının odasına gönderdiği bir buket çiçek karşısında babanın duyduğu gurur ve akıttığı göz yaşları.

Erkekler ağlamaz mı? Ağlar elbet!.. Babalar ağlamaz mı? Ağlar elbet. Anadolu insanı yalçın kayalıklar gibi sert görünümlü olsa da yufka yüreklidir, merhametlidir. Gençlik zamanları içine akıttığı gözyaşları yaşlanınca meyve vermeye durduğunda akar da akar. Saf çocuğu masum Anadolu’nun der ya şair.

İşte romanda yine yollarda geçen zamanda bir kesit. Evlat evlatlığını yapmada, babaya son anlarında evlatlık vazifesini severek yerine getiriyor. Bir hesabın yerine getirilmesi. Hasta babaya son vazifeler. Deva arayışında yollardayız. Denizli-Ankara arası bir yerde Gömü’de eski şoför bu yolların piri olmuş baba sesleniyor oğluna: “Buradan yavaş geç.” Neden Gömü? Neden yavaş geçiyoruz. Baba, iki yıl önce dinlediği haberi naklediyor. Evet, iki yıl önce ağır kış şartlarında yollar kapanınca ve de uzun zaman açılmayınca Gömü’nün insanları ellerinde battaniyeler, erzaklar, çaylar mahsur kalanlara bir aile sıcaklığında, bir dost sıcaklığına yardıma koştular. Baba bunu ağlayarak anlatır. Kaybolmuş masalların içinden bir kahramanı hatırlarcasına Gömü insanlarına duyduğu saygıya hürmeten buradan yavaş geç, der.

Romana dair sözler hükmünü bulmayacak tabiki. İçinde olmak gerek. Babanın isteği üzerine Gömü’den yavaş geçmek gerek. Babalarımızın, annelerimizin, doğduğumuz yerlerin, doyduğumuz yerlerin, eşimizin, evladımızın, akrabaların, dostların ve de tüm insanların hürmetine yavaş geçmek gerek. Hatta bazı zamanlar kendi içimize dönmek, kendimizle hasbihal etmemiz gerek.

Hasan Ali Toptaş okumaları. Bizim hikayelerimiz baştan başa. Gömü’de yavaşlıyoruz. Yolarda türküler dinliyoruz. Bizim sesimiz, soluğumuz türkülerimize. Bize düşler aleminden atlar eşlik ediyor, bazen de beyaz gömlekli bir çocuk mezarlıktan çıkıp geliyor bize el sallıyor. Yaşadığımız içimize sırladığımız her hikayede bir şeylerin muştusu var. İyilikte, sağlıkta bizim yalnızlığa mahkum ettiğimiz hayatımıza o küçük kasabada dayılar, yengeler, yeğenler, teyzeler, halalar, komşular giriyor. Eski zamanların hüküm sürdüğü kasabada doğumdan ölüme imece bir paylaşımın güzelliklerini yaşıyoruz. İçimizdeki özlemle, hasretle. Ve bu kitabın ardı sıra yazarın diğer kitaplarına da el atıyorum. Ölü Zaman Gezginleri, Yalnızlıklar ve de Gölgesizler. Üçüncü kitaptayım. Yazarın üslubu ile akrabalık bağlarım var. Yazardan ruhuma seslenen çarpıcı bir cümle : “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” Başlıbaşına, “Babalar ve Oğullar” dosyası.. O da ayrı bir hikâye, ayrı bir yazma konusu.

 

 

 

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.