KİMSE DURDURAMAYACAK TÜRKİYE´Yİ; AMA…

Bu haber 04 Ağustos 2010 - 0:00 'de eklendi ve 697 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Sanırım
şu yakıcı gerçeği herkes kavradı artık: Eğer Türkiye, iç sorunlarıyla boğuşmaya
mahkûm olmamış olsa, kimse durduramayacak Türkiye’yi. Dünyada, ülkenin
geleceğini ipotek altına alacak kadar kontrolden çıkabilecek boyutlar kazanan,
kangrenleşen patetik iç sorunlarla boğuşan başka bir ülke yok Türkiye’den başka.
Başka ülkelerin de iç sorunları var elbette. Ama dünyanın hiçbir ülkesinde, iç
sorunlarının ülkeyi rehin aldığı, elini kolunu bağladığı, çeşitli toplum
kesimlerini bu kadar sert, keskin cephelere ayırdığı, karşıt kutuplara
savurduğu, en küçük meseleleri bile bir anda ölüm-kalım meselesi hâline
gelebilen sorunlar yaşandığı söylenemez. Böyle bir ülke yok yeryüzü
coğrafyasında. Çünkü yönünü, rotasını, ruhunu, temel dinamiklerini bizatihî
kendisi yok etmeye kalkışan başka bir ülke yok şu dünyada. Olamaz da. Bunun
temel nedeni bizim medeniyet iddiamızı yitirmemiz ve tarih yapan bir aktörden
tarihte tatil yapan bir figüran derekesine düşmemizdi.Şunu demek istiyorum:
Batı uygarlığının modernlikle birlikte geliştirdiği meydan okuma, öncelikli
olarak bizi, İslâm medeniyetinin hem yeniden-kurucusu, hem de koruyucusu
Osmanlıyı hedef alan, tarihten silmeyi amaçlayan bir meydan okumaydı. Bu meydan
okumanın nihâî olarak başarıya ulaşmasının en önemli şartı, Osmanlı’nın temsil
ettiği İslâm medeniyetini tarih dışına itebilmesiydi. Batı uygarlığı, bizi önce
Avrupa’dan uzaklaştırdı; sonra da tarihin dışına itmeyi başardı. Avrupa’dan
uzaklaştırılma girişimini belki önleyemeyebilirdik; ama eğer ok yaysız kalmamış
olsaydı, yayını yitirmemiş olsaydı, tarih dışına itilme girişimlerini
kesinlikle önleyebilirdik. Sorun okun yaydan çıkmış olması sorunu değildi; okun
yaysız kalmış olmasıydı. Başka bir deyişle, biz, bir ceset olarak varlığımızı
sürdürüyorduk; ama ruhumuzu yitirmiştik ve ruhumuzu yitirdiğimizi bile fark
edemiyorduk: Bizim, ruhumuzu yitirmemiz şartıyla ceset olarak varlığımızı
sürdürmemize izin verilmişti yalnızca. Ruhumuzu yitirmemiz demek, iddialarımızı
kendi ellerimizle reddetmemiz, terk etmemiz demekti: İşte bizden istenen şey
buydu; bizim içimizdeki beyinsizlerin tam bir zafer sarhoşluğuyla yaptıkları
şey de bu oldu: Kendi kuyumuzu kazmak, kendi intiharımızı hazırlamak. Bu
coğrafyanın insanlarının ruhunu oluşturan yegâne kaynak İslâm’dı: Tarihimiz
boyunca ortaya koyduğumuz en büyük tecrübeyi bu sayede gerçekleştirmeye
muvaffak olmuştuk: Sadece Müslümanlar açısından değil, insanlık açısından da
ortaya koyduğumuz en büyük tarihî tecrübenin yaratıcı ruhunu ve kurucu
iradesini İslâm’a borçluyduk: Kurduğumuz Osmanlı sulh düzeni, bizi insanlığın
son adası yapacak kadar insanlığın, tabiatın, dinlerin, inançların koruyucusu,
kollayıcısı kılacak kadar insanlığın sadece Müslümanlara, Müslüman medeniyetine
emanet edildiğinde gün yüzü, huzur ve barış yüzü görebileceği yegâne evrensel
ve insanlık düzeni olduğunu bütün dünyaya göstermişti. Düşünsenize…
Batılıların modern meydan okumayla bütün kıtaları sömürgeleştirdikleri,
yüzmilyonlarca insanı zincirlere vurdukları, başka insanların, medeniyetlerin,
dinlerin, felsefelerin kökünü kazıdıkları bir zaman diliminde, Osmanlı sulh düzeni,
insanlığa esaslı bir ruh üflemişti. İşte biz, insanlığın ekmek kadar, su kadar
ihtiyaç hissettiği, herkese, bütün farklılıklara hayat bahşeden bu ruhu yok
etmeye kalkıştık: Gerekçe, tam anlamıyla metamorfoz yemiş kişilerin ileri
sürebileceği bir gerekçeydi: “Biz yenilmiştik ve bu yenilginin nedeni de
İslâm’dı.”İnsanlığa insanlığın ne demek olduğunu öğreten bir medeniyet
ruhunu yitirmekle, neyi yitirdiğimizi kavrayabilmiş değiliz hâlâ. Hâlâ
figüranlık yapmakta ve bu coğrafyayı Batılılara, -Batılıların gayr-ı insanî,
çatışmacı, bölücü, parçalayıcı, ruhsuzlaştırıcı, barbarlaştırıcı, materyalist
seküler ve ruhsuz değerlerini Batılılarda bile görülmeyen bir putlaştırma
ilkelliği sergileyerek- dekor yapmakta bir sakınca bile görmüyoruz.

Yeniden
rotasını bulduğu, ruhuna ve iddialarına sahip çıkabildiği zaman, Türkiye’yi
kimsenin durduramayacağını çok iyi biliyoruz artık. Ancak bu, Türkiye’nin
değil, Türkiye’deki güç ve çıkar aygıtlarını ellerinde bulunduran, o yüzden
sadece kendi bencil çıkarlarını düşünen, Türkiye’yi kendi sefih çıkarları için
ipotek altına alan küçük azgın azınlığın, bu milletin yakasından düşmesi veya
düşürülmesiyle mümkün. İşte o zaman, iç sorunları Türkiye’yi ipotek altına
alamayacak, Türkiye, yeniden tarihî yürüyüşüne soyunacaktır

YUSUF
KAPLAN/YENİ ŞAFAK

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.