Kent ve Siyaset

Bu haber 21 Aralık 2015 - 0:48 'de eklendi ve 1.224 kez görüntülendi.
Ünal Bozyerunalbozyer@hamlegazetesi.com.tr
Sosyolojik Bakış

Sanayi devrimi ile birlikte kentsel alanların çekici hale gelmesiyle kırsal alanlardan kentlere göç yaşanmış, kırsal alanlar büyük ölçüde boşalmıştır. Günümüzde özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde nüfusun kentlerde yaşadığını gözlenmektedir. Ülkemizde de 1950’li yıllarda sanayi devrimi olmasa da çeşitli dinamiklerin etkisiyle kentlere göç yaşanmaya başlanmış, başta İstanbul olmak üzere üç büyük kentimiz nüfus olarak önemli büyüklüğe ulaşmışlardır.

Benzer süreç diğer illerimizde de yaşanmış kırsal alanlar hızla boşalmıştır. Son yıllarda TUİK verilerine göre nüfusun neredeyse %80’i kentlerde yaşar hale gelmiştir. Ülkemizde Batı’da olduğu gibi sanayi devrimi yaşanmasa da yirminci yüzyılın toplumsal gerçeklikleri kentleri çekici hale getirmiştir. Kentlerin sunduğu yaşam standartları (eğitim, ekonomi, sağlık vb.) bireyleri kente çekmiştir. 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte liberal ekonomiye geçiş sürecine girilmesi kentlere göçü hızlandırmıştır.
Bu gelişmelerle birlikte bazı illerin doğal kaynakları ve diğer gelişme dinamikleri öne çıkınca göç bu illere de kaymıştır. Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşanan terör olayları, zorunlu eğitimin kesintisiz 8 yıla çıkarılması, deprem gibi doğal afetler sonucu da kentler göç almışlardır. Bu süreç içinde bazı iller sürekli göç verirken bazı iller de verdiği göçün üzerinde göç almaya başlamışlardır. Günümüzde belki dünya tarihinde ilk kez bu denli nüfus büyüklüğüne ulaşmış yerleşim merkezleri, metropoller ortaya çıkmıştır.
Sanayi devrimi öncesinde kentler daha mütevazi yaşam alanları olarak, mahalleleri, sokakları, arastası ve meydanı ile günümüzden oldukça farklı bir dokuya sahipti. Güvenlik, yardımlaşma ve dayanışmanın üst düzeyde yaşandığı bu dönemlerde sosyal ilişkiler büyük önem arz etmekteydi. Sanayi devrimi sonrasında yaşanan gelişmeler ışığında modernleşmenin en önemli mekânları kentler oldu. Modern yaşam kentlerde gerçekleşecekti. Geçmişte özellikle batıda kentlerin sahibi derebeyleri ve soylular iken modern dönemde gelişen demokratikleşmeyle birlikte kentin sahipleri, kentte yaşayanlar ve sivil toplum örgütleri olacaktı.
Kasabalar ise köyden kente geçişte uğrak noktasıydı. Kasabalar, sosyolojik açıdan köy ve kente uygun mekanizmaları bünyesinde barındıran özel merkezlerdi. Günümüzde ne böylesine ayrıştıracağınız köyler kaldı, ne de kentler ya da kasabalar… Ulaşım, haberleşme, kitle iletişim araçlarının gelişimiyle birlikte mekânsal farklılığa rağmen toplumsal ilişkiler açısından mesafeler daraldı.
Ülkemizde Batı formunda kentleşme de yaşanmadı. Bu nedenle kent bilimciler ülkemizdeki kentleşmeyi açıklamak için kentlileşme, kentlilik bilinci gibi kavramlara ihtiyaç duydular. Örneğin kentlilik bilinci, kentte yaşayanların kentle bütünleşmesi, kendini kente ait hissetmesi ve dolayısıyla yaşadığı kente karşı sorumluluk duymasını ifade eder diye tanımladılar. Bu açıdan devamla hizmetlere erişmek bir hak ise, kente ait olma duygusu ile bireylerin kendilerini kente karşı sorumlu hissetmeleri de görevleridir. Bu konu aynı zamanda kentin varlığının sürdürülmesi, kentlilerin aktif katılım ve çözümde ortaklık ilkelerine uygun hareket ederek bu sorumluluğun en önemli parçası haline gelmeleriyle bağlantılıdır.
Kentler yaşayan bir organizma olarak sürekli bir değişim, gelişim içindedir. Kentlerin yaşayabilmesi ise kentlilik bilincinin sağlanmasına ve diri tutulmasına bağlıdır. Nasıl bir konut, bir ev, içinde yaşayanı, kullananı olduğu müddetçe ayakta kalabiliyorsa, kentlerde kentlilerin sorumluluklarını yerine getirmeleriyle gelişebilir, yaşayabilir. Kentin sürdürülebilirliğini sağlama konusunda, toplumun çeşitli kesimlerinin katılımına açık yönetim yapısı, yenilikçilik, birliktelik, rekabetçilik ile örgütsel kapasite gibi çeşitli kriterler yardımcı olmaktadır. Bu kriterler için; ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel olmak üzere genel anlamda dört farklılaşma alanı bulunmaktadır. Nitekim sosyal konular kentsel ve bölgesel kalkınmada hızla öne çıkmaktadır. Sosyal konularla bütünselliği, ekonomik, kültürel ve doğa korumacı çevresel yönler tamamlamaktadır. Kentin, ülkenin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşamını belirleyen ekolojik, ekonomik, toplumsal bir dizge olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi halinde, ideal bir kent kurgusunu uygulanabilir bir duruma getirebilmek mümkün görünmemektedir. Haftaya devam edelim…

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.