KELEBEĞİN RÜYASI, SEYREDİLMESİ GEREKEN BİR FİLM Mİ?

Bu haber 26 Şubat 2013 - 0:02 'de eklendi ve 2.272 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Hayır…
Kelebeğin Rüyası’nı seyretmediğiniz zaman bir şey kaybetmezsiniz. Olsa olsa vakit kaybetmiş olursunuz. Bir de durduk yerde hayal kırıklığına uğrarsınız.
Filmin tanıtım çalışmaları yapılırken, iki şair genç ve Behcet Necatigil yemi atıldı ortaya. Buna bir de Kıvanç Tatlıtuğ sosu dökülünce nefis bir yem olmuş. (Oysa Mert Fırat çok daha güzel bir oyun sergilemiş.) Bizim medya da harika bir sazanlık örneği sergiledi. Vallahi bravo!… Ben bizim medyanın sazan olduğunu bilirdim de, bu kadarını beklemezdim.
“Yılmaz Erdoğan, şiir, şâir, Necatigil” kelimelerini yan yana getirdiniz miydi, iyi bir PR çalışması oluyormuş demek ki. Baksanıza beni bile keklediler.
Zonguldak’ta, yani bir taşra kasabasında, iki genç şâir adayının ( Rüştü ve Muzaffer) 1940’lı yıllarda yaşadıkları trajedinin hikâyesi ve içinde Necatigil de olunca yemi ben de yuttum. Öyle ya!… Şiir vardı… Şiir söyleme iddiasında olan 2 taşralı genç vardı… Necatigil vardı… Ve hepsinden önemlisi, bir Anadolu kasabası vardı… İstanbul’a sıkışıp kalmış Türk sinemasında, taşra hikâyelerini anlatmak zordu. Ne de olsa oralar birer taşraydı… Taşranın da hikâyesi mi olurdu?…
Sinemaya “Şiir, taşra ve Necatigil… Bi bakalım ne deniyor?” diyerek gittim. Yılmaz Erdoğan adından dolayı değil yani… “Şiirin Sibel Can’ı” için bu soğuk kış günümü harcayamazdım. (Hoş… Hiç bir günümü de harcamam ya!…)
Zonguldak’ta iki genç ve şair-öğretmen Behcet Necatigil…
Gençler şiir söyleme hevesinde… Amatörce şiir söylüyorlar ve zaman zaman da daktilo ile çoğaltıp demirci esnafına falan satmaya kalkıyorlar. Yani durum bu…
Tabii “durum” sadece şiir merkezli kalmıyor. Şiir, bir süre sonra “kız tavlama yöntemi”ne dönüşüyor. Kasabanın (O yılların Zonguldak’ından söz ediyorum. Şimdi “Hoca koskocaman vilayete ‘kasaba’ dedi diyen gabîler olacaktır. O yıllarda Zonguldak henüz bir kasaba görünümündedir.) Elbette bu iki şâir adayının hedefinde kasabanın en zengin ailesinin kızı vardır. Böyle olmasa, Yeşilçam anlayışı o kasabaya nasıl taşınacak ve gerilim nasıl olacak?
Halk Evleri… Balolar… Fonda hafif hissettirilen varlık vergisi… Amatör kasaba tiyatroculuğu… Zonguldak olunca araya sıkıştırılmış kömür ocakları… Kız (Hatice) ile oğlanın (Muzaffer) kömür ocağına inme hevesleri… Hani sınıfsal bir mesaj da verilecek ya; ondandır bu kömür ocakları hikâyesi… (Senaryo, Hikmet Bila’nın 2007’de yazdığı ancak geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan Kömür Kara adlı senaryosuna dayanır. Hikmet Bila da olaya “toplumsal gerçekçilik” adına yaklaşmıştır zaten.)
Zalim kız babası ve kömür ocakları yetmediyse, o dönemin hastalığı olan verem verelim… Tesadüf bu ya, iki şair adayı genç de veremdir. Zaten olaylar bundan sonra hep veremle devam edecektir. “Seyirciye dayadın mıydı veremli sahneleri, avucuna alırsın” mantığı… Başvurulan kolay yol, trajediyi zekice kurgulamak değil, hazır trajik bir olaya yaslanmak yani.
Heybeli Ada Sanatoryum’una yatırılan iki genç şair… Rüştü’nün orada bir kıza aşık olması… Evlenmeleri… Kızın ölmesi… (Adı neydi kızın yaa?.. O kadar silik işlenmiş ki, kızın adı ertesi güne kalmamış aklımda.) Muzaffer’in liseli sevgilisinin de İstanbul’a gelmesi…
Neyse… Uzatmayalım…
Filmde şiir aydınlığı ve hazzı bekleyenler havalarını alır. 3 hasta gencin ve bir âşık kızın hikâyesi nihayetinde Olaya senaristin ve yönetmenin kattığı sadece basit bir kronolojik kurgu… Bizim halkımız her verem filmini ilgiyle seyreder… Derinliksiz ve zekice kurgulamadan mahrum bir film… İlgi çeksin diye “şiir, şair, Necatigil” denerek “entel-dantel” havaya sokulmuş ve hepsinden önemlisi şiir “kız tavlama”ya feda edilmiş.
Haaa!… Madem PR zokasını yuttuk, bari hakkını da yemeyelim filmin. Nükte ve espri katili Türk filmlerinin yanında, şiir ve Necatigil hatırlatmasıyla film benden bi “Eh?…” alır.
Filmi ve hikâyeyi Mert Fırat’ın oyunculuğu sürüklüyor. Belki Mert Fırat’ın zengin mimiklerini seyretmek için gidilebilir.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.