İstiklâl’in ve Hakk’ın Yolunda Bir Yürek!..

Bu haber 10 Mart 2015 - 0:39 'de eklendi ve 805 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Mehmet Âkif ERSOY

 

Bu vatan topraklarında ezanlarımız her okunduğunda, bayrağımız her dalgalandığında biliriz ki ecdadımız huzur içinde yatmaktadır. İstiklâl Marşı’mızı her okuduğumuzda biliriz ki çocuklarımız, gençlerimiz ve bu vatanın evlatları atalarından emanet aldıkları bu vatanı, bu bayrağı sahiplenecekler; bu yüce emaneti gelecek kuşaklara taşıyacak yürekte olacaklardır.

İstiklâl Marşı daha ilk mısralardan kavrar benliğimizi; şuurlandırır, yüreklendirir, tazeler, onda var olan kimliğini hatırlatır. “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak!” Yâd ettirir, şükrettirir, sabrettirir, azmettirir. “Benim imân dolu göğsüm gibi serhâddim var.” Her bendinde adım adım onu ayağa kaldırır, hedefe doğru Hak yolunda, doğru ve emin adımlarla yürütmeyi sağlar.

“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!” Adımı atan kişinin aklı da ruhu da neyi niçin yaptığının ve yapacağının farkındadır. “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.” Bu mısraların şairi bir emanetçidir. Emaneti nereden aldığını bilmektedir. O, bu halkın bir parçasıdır, sağlam bir halkasıdır. “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” O, bizden biridir, “biz”dir, “Bir”dedir, “Bir”dendir. Ve o, “Bir”de kenetlenmiş yürekler eşliğinde herkesin imkansızı yaşadığını zannettiği zamanlarda; hatta tükendiği, yittiği mekânlarda; mayasındaki imanı ve azmi unutan ruhlarda “Diriliş”in ilk adımlarını atma cesaretini, imanını, yiğitliğini gösterir.” Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;/Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!”

Yıllar önce rahmetli bir hocam, maalesef ismi belleğimde gizlenmiş, Âkif; toprağın adamı, rahmetin adamı, imanın adamı demişti. Onu mısra mısra külliyatından keşfettikçe O’nun her güzelliği, her ihsanı, her iyiliği, her merhameti ve de Yaradan’ın yaratılanlar içinde en şereflisi olarak bahşettiği insanda toplanacak vasıfları tanıma ve taşıma gayretinde bir “Hakk adamı” olduğunu görüyordum. “Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım /Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

O attığı her adımda iman sahibi bir insanın, gerçek bir mümin’in nasıl olması gerektiğini gösteriyordu. Prensipliydi, maddi fakirlikleri yaşarken gönül zenginliklerinden taviz vermiyordu. Hepimizin ezbere bildiği ama ruhuna taşıyamadığı o muhteşem vak’a. İstiklâl Marşı yazma nedeni ruhunda teşekkül etmişken verilen ödülü duyunca yazmaktan vazgeçmesi, sonunda ödülün ancak bir hayır kurumuna bağışlanması koşuluyla yazması, şiiri teslim ettikten sonra milletine hediye etmesi, sağlığında hiçbir kitabına almaması, en nihayetinde son vakitlerinde “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.” diyerek emanetini sine-i milletine teslim etmesidir.

Âkif, sanki Mevlâna’nın sözünde sırladığı pak insanın “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün!” düstûrundadır. Sözü namusudur. Ne dediyse oradadır, ne dediyse yapmaktadır. Kısacası inandığı gibi yaşamaktan, inandığı gibi olmaktan yanadır. “İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma!”
Âkif, hayatının her döneminde aynı yürektir, aynı erdemdir, aynı imandır. Yaş aldıkça yanar, yanar, pişer; ol deme varır. Hayata adım attığı ilk yıllarda; çocukluğundan, öğrencilik yıllarına kadar babası Tahir Hoca’nın taliminde şekil bulur kişiliği. En zor zamanlarda güçlü iradesi, güçlü kişiliği, iman nuru ortaya çıkar bütün görkemiyle. Mülkiye yıllarında iki kayıp. Babasının vefatının ardı sıra büyük yangında evsiz barksız kalmaları. Ama manevi pehlivanımız Âkif, bir yanda okur, bir yanda her türlü zamanlı işi yapar ailesinin geçimini üstlenir; üstüne üstlük yeşil çayırlarda kıspetini giyinir, güreşir, hatta kazanır da.

Âkif’in hayatının her dönemeci ayrı bir menkıbe, ibret levhası, hikâyat, tercüme-i hâl! Ne desek kelimelere hüküm bulduramıyoruz. Çanakkale Savaşı yılları, cepheyi görmek bir yana Arabistan çöllerinde devlete hizmet etmektedir. Yüreği, ruhu Çanakkale’dedir. Zaferin telgrafı geldiğinde kana kana ağlar, yüreğinden gelen coşkuyla “Çanakkale” üzerine bir daha o coşku ve ruhla tamamlanamayacak bir eser verir. Eserin her bir mısraı Çanakkale’yi bizzat görüp yaşamıştır sanki. Oysa o sırada Çanakkale’de savaşan sanatçıların çoğu yaşananları mısraya bile dökememektedir. “Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…/O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,/ Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,/ Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!”

Âkif’e dair kurduğumuz cümleler bir deryanın içindeki damla hükmünce sona ermez, hatta o damlanın evsafı da okunmaz. Âkif’e dair son hatıralar ilk sıralardan. Dumlupınar İlkokulundayım, sevgili canım öğretmenim Ayfer Yaykın her haftanın ilk günü yaptığı gibi tahtaya bir atasözü veya özdeyiş yazıyor. O söz üzerine düşünmemizi, yazmamızı istiyor; hatta resim bile yapabiliriz. O haftaki söz Âkif’ten, aklıma mıhlanıyor, hiç çıkmıyor, aklımda şuurun belgeliği oluyor. İşte insana helâl ekmek, onurlu kazanç, alın teri ve kimseye muhtaç olmadan ayaklarının üzerinde durma güzelliği v.b temaları kazandıran mısralar: “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası/ Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası”

Haşiye: Bugünlerde bir bağımlı gibi televizyonun, internetin etkisinden kurtulamayıp insan hayatlarını deşifre eden programları büyük bir açlıkla izleyip hayatın arından, namusundan, edebinden hatta güzelliklerinden uzaklaşmak istemiyorsanız; özellikle çocuklarınıza Âkif’in “Safahat”ını sayfa sayfa açıp okutun. Biraz özümüze, kaynağımıza, asalet dolu ruhumuza dönüş sağlayalım. Âkif’i bilmemek de, okumamak da, tanımamak da ayıptır; cahilliktir.

“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”Mehmet Âkif ERSOY

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.