Hoş Geldin Mübarek Ramazan

Bu haber 07 Mayıs 2019 - 0:59 'de eklendi ve 907 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Namık Açıkgöz

Semavi dinlerde olduğu gibi bütün manevî inanç sistemlerinde, değişik şekillerde oruç vardır.  Bir kısmı İslamiyet’te olduğu gibidir, bir kısmı da en geniş tabirle “perhiz” olarak adlandırılabilecek bir ibadet şeklidir.

İslamiyet, oruç ibadetini İslam olmanın 5 şartından biri olarak kabul etmiş ve ay takvimine göre sistematize etmiştir.  Bu yüzden Ramazan ayı her sene 10 gün erken gelerek 12 aya yayılır.

Ramazan, basit bir “aç kalma” ve “açların hâlinden anlama” ibadeti değildir.  Yememek, içmemek, şehvetten uzak durmak şeklinde basite indirgemek, orucu ve Ramazan ayını bir mutfak kültürü seviyesine düşürmek demektir.

Oruç, azgın nefsin terbiye edilmesi demektir ve sadece Ramazan ayına mahsus bir ameliye değildir bu terbiye. Ramazan, sadece bu terbiyenin yoğunlaştığı ve nefisle mücadele bilincinin görünürleştiği ve toplumsallaştığı bir dönemdir.  Bu bir ay zarfında kendisiyle hesaplaşan ve bilinç tazeleyen Müslüman, geri kalan 11 ayda da bu bilincin gereğini yapar. Tabiri caizse, kul Ramazan’da kendini iman bilinci şarjına takar. Ramazan ayında dikkat ettiği günlük hayatına, sonraki aylarda da dikkat etmek için âdeta bir soluklanma ve iman depolama dönemidir bu dönem.

Evlerde, her şey, Ramazan’a göre düzenlenir…  Özellikle öğleden sonra Ramazan ve oruç kendini daha çok hissettirir. Herhalde midenin boşalması ve “zil çalması”, Ramazan ayını hatırlatıcı bir uyarı görevi üstleniyor ve oruç tutanlar, kendileriyle daha çok hesaplaşıyorlar.

Ramazan’ın basit bir açlık olmamasında herkes hemfikirdir ama orucun hikmetini herkes bireysel yaşar. Oruç ve Ramazan bilincini fark edecek seviyeye gelen birisi, bir ay zarfında yaşadıklarıyla bir yandan da şahsiyetini inşa ediyordur. Hangimizin çocukluğunda Ramazan günleri, iftarlar, teravihler, teravih sonrası sohbetler yoktur? Hele gündüzlerin kısa, gecelerin uzun olduğu o kış Ramazanları!… Veya tam tersi… Gündüzlerin uzun gecelerin kısa olduğu yaz ramazanları… Şöyle bir düşünün…. Hepinizin zihninden sıra sıra hatıralar geçecektir ve hepimiz de biraz o hatıralardaki insanlarız işte.

Ben her Ramazan geldiğinde, Ramazan’ı ilk algılamaya başladığım çocukluk günlerimden başlarım hatırlamaya. O yıllarda köyde oturuyorduk. Gece ana-babalarımızın, abla ve ağabeylerimizin kalkıp bir şeylerle meşgul olduğunu uyku ile uyanıklık arasında hissederdik ama sabahı çok severdik. Çünkü ocakta (Bugün o ocağa “şömine” diyoruz.) tepsi içinde bana ve rahmetli kardeşim Adem’e bırakılmış börek olurdu.  Ocağın içinde bırakıldığından soğumamış olurdu. Kardeşimle sabah o böreği yemenin hazzını hâlâ hatırlarım ve çocukluğuma dair hatırladığım en güçlü kültürel olgulardan birisi, bu vesileyle Ramazan’dır.

Günümüz, her köy çocuğu gibi geçerdi o yıllarda ama akşam gene her zamanın akşamından ayrılırdı. Rahmetli anacağım ikindiden itibaren iftarlıkları hazırlardı. İftarda mutlaka bugün “gözleme” dediğimiz “katmer” olurdu. Katmer yufkası, Ramazan’dan önce imece usulü ile hazırlanır ve kurutulurdu. Katmer yapılacağı zaman parmak uçlarıyla su serpilerek yumuşatılırdı. Anacığımın o su serpme hareketi hâlâ gözümün önündedir.

Akşam köyün çocukları için salâ verme yarışı başlardı. 12-15 yaş arasındaki çocuklar minareye çıkarlar ve sıra ile salâ verirlerdi.

Tabii biz daha küçükler, babalarımızın yanında teravih (O zamanlarda “terevi” derdik.) namazına giderdik. Aralarda okunan “selat-ı ümmiye”nin insanın ruhunu sarıcı havası beni çok etkilerdi. Nerden bileyim onun Itrî gibi büyük bir bestekârın eseri olduğunu? Meğer bizim köylülerimiz, büyük bir koro hâlinde büyük bestekâr Itrî’nin eserini icra ederlermiş…

Çocukların teravih yaramazlıkları mı? Onu yaşamayan çocuk var mıdır Türkiye’de?

Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun… Allah herkese, Ramazan füyûzatından nasiplenmek fırsat ve imkânı versin.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.