Hayat bir yalan üzerinde gitmez

Bu haber 29 Eylül 2010 - 0:00 'de eklendi ve 677 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Belgeler,
bilgiler, itiraflara rağmen ısrarla ve sarsılmaz bir itikatla darbe
girişimlerini, faili meçhulleri, Ergenekon düzeninin varlığını inkar edenleri
anlamaya çalışıyorum. Birçoklarının aklına ilk gelen şeyi, yani “Bu süreçleri
yok sayanlar zaten onun bir parçasıdır” yaklaşımını da en son seçenek
varsayarak anlamaya çalışıyorum. Neden? Binlerce sayfa belge, yüzlerce sayfa
itiraf bir gerçeği ortaya koyuyor. Dönemin aktörleri konuşuyor… Terör eylemi
gibi görünen saldırıların nasıl aslında düpedüz devlet eylemi olduğunu
anlatıyorlar. “Faili meçhuller devlet politikasıydı” diyen şahıs bir gazeteci
ya da uzman falan değil, emekli bir amiraldi. “Hakim ve savcıları korkutup
istediğimiz tutuklama kararı vermelerini sağlamak için sağa sola bombalar
attık” diyen de emekli bir generaldi. Bugün, bir başkası “Kıbrıs’ta cami
bombalayıp, infial yarattık” diyor. Hani, Balyoz’a karşı çıkanlar bu planda yer
alan “Fatih Camii bombalanacaktı” belgesini ileri sürüp “Allah Allah diye
harbeden bir ordu cami bombalar mı” diyorlardı ya. İnadına bir itiraf… Hem de
nasıl bombalar. Çok yakın geçmişe kadar yaşananların üzerindeki sis perdesi kalktıkça
ne kadar imkansız gibi görünen iddia varsa birdenbire olağanlaşıyor ve akla
yatkın hale geliyor. Sonuçta faili meçhullerin devlet politikası haline
getirildiği bir kara dönemden söz ediyoruz. Hukukun, kuralın, ahlakın hiçbir
değer taşımadığı, gözü dönmüşlüğün iktidar olduğu bir dönem. Kartal Demirağ’ın
yaptığı suikastin bir dizi karanlık noktasına rağmen yine de Özal’ın
öldürüldüğü iddiasını önemsemezdim, itiraf edeyim şimdi bir Cumhurbaşkanı’nın
canına kast edilmiş olabileceği bile bana yabana atılmaması gereken bir ihtimal
gibi görünüyor. Danıştay cinayetini unutmayalım… Provokasyon olsun, insanlar
provoke olsun ve hükümet gitsin diye kendi sınıflarından birini gözlerini
kırpmadan öldürebilen bir yapıyla karşı karşıyayız… Zihniyeti böyle olan bir
yapının, bu noktaya gelene kadar neler yaptığını düşünmek bile ürperticidir.
Ama zaten neler yaptıkları konusunda herkesin yeterince fikri vardır. Bunları
hangi araçlar eliyle yaydıkları, medyayı nasıl kullandıkları, siyaseti,
akademiyi nasıl seferber ettikleri artık bir sır değil. Zaten o kadroların da
buna ne kadar hazır ve istekli oldukları da malumdur. Mesele şimdi Türkiye
geçmişiyle hesaplaşırken, geçmişinin üzerindeki karanlık örtüyü kaldırırken ve
üstelik o dönemin aktörlerinin direnci kırılmaya başlayıp itiraflar ard arda
gelirken Ergenekoncudan daha Ergenekoncu pozisyon tutanların ne yapacağıdır.
İnkar etmek, yok saymak, olup bitenleri birer kurgu olarak göstermek veya
doğrudan siper olmak nasıl bir halet-i ruhiyenin eseridir?

Gerçeği
bilmemeleri, yaşananların ne anlama geldiğini anlamamaları mümkün değildir. Bu
aynı zamanda değişimi bir sorun gibi yansıtan, değişimi kutuplaşma olarak
takdim eden ve nihayet Türkiye’yi topyekün gerginliğe sürükleyen mesainin
temelindeki tavırdır. Geçmişi, karanlığıyla birlikte savunanlar, bütün
günahlara da kol kanat germektedirler. Değişim bir fırsattır oysa… Arınmak
için, yarınlardan endişe duymamak için ve en önemlisi de yalanlar üzerine
kurulu bir hayatı artık geride bırakmak için. Ne yalancıya faydası var, ne de
kimse inanıyor artık. Mesele bu.

Mustafa
Karaalioğlu  Star/24-09-2010

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.