Hakkın Sesleri

Bu haber 07 Mart 2016 - 23:32 'de eklendi ve 986 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:

Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.

Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir.”

Davransana… Eller de senin, baş da senindir.

Mehmet Âkif

 

Dimdik bir duruş, göğsünü her türlü haksızlığa, her türlü belâya karşı siper etmiş bir adam. Keskin kararlı dimdik bakışlarıyla söze gerek duymadan ne yapacağını bilemeyen şaşkınlık içersindeki insanlara için için yanan kor kesilmiş ateş saçan gözlerinden cesaret veriyor. Onlara Hak yolunda bir davaya adanmış bir milletin evlatları olduğunu hatırlatıyor. Sözler ki onun dilinde kelâm kesilmiş; mânâya hakikat katıyor. Onun sözlerinden bir millet uyanıyor, bir millet şahlanıyor.

Son yıllarda çok şükür Âkif’li zamanlardayız. Âkif’in unutturulmak istendiği zamanlardan bu zamanlara geldik. “Âkif” biz demekti, Âkif millet demekti, Âkif bayrak demekti, Âkif korkmamak, kendin olmak demekti. Âkif’te sırlanmıştı doğruluk, dürüstlük, haya, namus, söz, fedakarlık, feragat ve de dava! Evet, Âkif; her şeyden önce bir dava adamıydı. Bir bütün bir ömrün milletine adandığı, Allah’ına adandığı bir ömür!. Çöldeki bir kum tanesinin mana üzere yüklendiği bütün çölün yükünü taşıma sorumluluğu ona yüklenmişti. Bir adamı işaret edin!. O adam sizin gülen yüzünüz, Hakk’a yönelen yüzünüz, Hak diyen sesiniz olsun. Evet, Âkif’li zamanlardayız.

İstiklâl Marşımız, nasıl cumhuriyetimizin, hürriyetimizin, millet olma mefkûremizin sembolüyse; Âkif de insanca çarpan yüreğimizin sesiydi. İstiklâl mücadelesi yıllarındayız. Sesimizi, soluğumuzu kestiklerini zannedenler; tek dişi kalmış medeniyetin temsilcileri sessiz çığlıkların nasıl afatlar yarattığını bilemezlerdi elbet!. Milletin vicdanı olan sesler bir araya gelecek Anadolu’nun mayaladığı, varlık sebebi olan Hak davasında yeniden yanacak, pişecek ve dirilişe geçecekti. Cumhuriyet’e kanat veren Atamız başta olmak kaydıyla tüm dava adamları üstlerine düşen görevi fazlasıyla yapacaklardı.

Baştan beri Âkif’imiz bizden biriydi. Doğduğu an itibariyle bütün bir ömrü çilelerle yoğrulmuştu; aynı ait olduğu millet gibi. Fakirlikten başlayarak bir insanın yaşayabileceği tüm sıkıntıları, tüm zulümleri yaşamasına rağmen dimdik ayakta durmasını bilmişti. Söylenecek son söze gelindiği anda dahi ağaçlara benzeyip ayakta dimdik, vakur bir şekilde teslim bayrağını çekmemişti.

Bu dünyaya ait hiçbir nesneye eyvallahı yoktu. Öncelikle bakmakla yükümlü olduğu ailesine bile fedakarlık ve feragatla yaşamlarını idame etmeleri gerektiğini benimsetmişti. Âkif, ailesine bir ömür büyük bir onurla taşıdığı davasının adamı olmanın dışında bir miras bırakmamıştı. Heyhat! Allah’ım, ne büyük bir onurdur böyle bir dava adamının ismine sahip olmak.

“Hayât-ı âile” isminde bir ma’îşet var;

Sa’âdet ancak odur… Dense hangimiz anlar?

Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat,

Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhât!”

Mehmet Âkif

Anadolu’nun, Türklüğün ve İslâmiyet’in taçlandırdığı ve de insana bahşettiği bütün güzellikleri omuzlarında ve yüreğinde taşıdı. Hem de büyük bir yükü, büyük bir vebâli, büyük bir davayı yüklenir gibi. İnsan olmak en büyük erdemdir, Allah’ın bahşettiği en büyük şereftir ama; onu taşımak, manasınca hakkını vermek için çile çekmek gerekir. Özünden sözünden dönmeden, olduğun gibi görünerek, göründüğün gibi olarak; olma yolunda her türlü sınavdan geçerek.

Şimdi bakıyorum da yaşadığım zamana sözler havada uçuşuyor. Bir söze bak! Bir de söyleyene bak!. Bunun üstüne bir de bugün söylediği ile geçmişte söyledikleri arasında ne kadar tutarlılık var diye; bir analize giriş. Sükût-u hayâl! Evet, tam bir hayâl kırıklığı. Benim insanım, yıllardır aç, susuz, sefil ve de yetim!. Bir umut ışığı aramakta bu karanlık günlerinde. Tabiki inancımız sonsuz; hem Yaradan’a hem de O’nun yarattığı insana!. İnsan ki ne kadar batarsa batsın çamura, ne kadar girerse girsin karanlıkların en dibine, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın ve de sermayesini hizmetine döksün cehaletin; eninde sonunda özündeki, mayasındaki eşref-i mahlûkatın sırrına dönecektir ve de O’na vakıf olacaktır. Âkif de biliyordu, belki kendi de göremeyecekti bu ahir ömründe hayallerinin gerçekleşmeyeceğini ama; insana olan umudunu Hak’tan alıyordu. Bu yüzden Hakk’ın seslerine râm etmişti tüm hizmetini.

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da halâ sen,

“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mahiyyetin hatta meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

Mehmet Âkif

Son mısralardan hareketle “Aşağılık varlığım” dersin ey insan, fakat bilsen… / Senin mahiyetin meleklerde de yüksektir. / Âlemler sende saklıdır, cihanlar sende toplanmıştır.” der ki Âkif, her şey; ey insan, senin yüzü suyun hürmetinedir. Benim bütün hürmetim de bu yüzden sanadır ey insan, ey milletim, ey vatanım!. Sende toplanan ki sırrı sendedir ey Allah’ım!.. Böylesine temiz, böylesine pak, böylesine saftır Âkif’in imanı! Böylesine kararlıdır, böylesine diktir, böylesine azimlidir Hak yoluna baş koyduğu davasına!.

Âkif’i hayâlimde canlandırmak istiyorum. Safahat’ında Âkif!, İstiklâl Marşı’nda Âkif!, Çanakkale Şehitleri’nde Âkif!, Bülbül’de Âkif!., İnsan’da Âkif!, Küfe’de Âkif!, Seyfi Baba’da Âkif!, Zulmü Alkışlayamam’da Âkif! ve de her biri bir inci timsali Hakk’ın Sesleri’nde Âkif!.. Sözlerinde Âkif!, davranışlarında Âkif!, kürsüsünde Âkif!, gazetesinde Âkif!, evinde Âkif! Karşıma şekli şemali çizili Âkif çıkmıyor. Âkif, sende, bende, onda, sizde, bizde; hepimizde. Bizden bir parça. Ondaki şefkat, ondaki merhamet, ondaki aşk, ondaki iman, ondaki davaya inanmışlık ve teslimiyet, ondaki zülme isyan ve başkaldırı her şeyin “Biz”de tamamlandığı bir dava adamı olmasında tamamlanıyor!.

Zamanında Âkif’e “sen biraz da git kumda oyna” oyna diyen hodgam, kendini bilmez, kendi özüne yabancı zihniyetin temsilcileri acaba milletine fildişi kulesinden bakmaya ve de birer “YABAN!” olmaya ne kadar devam edeceklerdir. Edeceklerdir. İnsanlık var oldukça birinden kir, birinden nûr akmaya devam edecektir. Unutulmamalı ki kirin, şerrin, kötülüğün her tarafı kapladığı insanlığın en çaresiz kaldığını hissettiği ve de umudunu dahi terk ettiği anlarda milletin içinden korkusuz bir yürek çıkacak ve “KORKMA!” diyerek onu yeniden kendine getirecek, uyandıracaktır.

“Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan;
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;

Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,
Yolundan kalmayıp dâim gidersin… Hem ne sür´atle!

Senin bir nüsha-i kübrâ yı hilkat olduğun elbet,
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:

Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem pâyen
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken?”

Mehmet Âkif

 

“Hayatın bin ağır yükü eksik olmazken sırtından;
Ölümler, korkular saldırırken hepsi bir yandan;

Büyük sıkıntılara göğüs germekte inanılmaz bir dayanıklılıkla,
Yolundan kalmayıp sürekli gidersin… Hem ne süratle!

Senin yaratılışın yüce bir kopyası olduğun elbet,
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir karar ver:

Nasıl olmak gerektir şimdi yapacağın şeyler ki, dengin
Hayvanlar olmasın, değerin meleklerden yüksekken?”

Mehmet Âkif

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.