Gerçek Mustafa Kemal

Bu haber 06 Kasım 2018 - 1:28 'de eklendi ve 663 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail ZORBA

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu ben kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

Mustafa Kemal ATATÜRK

Ne zaman takvim yaprakları 10 Kasım’ı gösterse içimi büyük bir boşluk eşliğinde bir hüzün kaplar. Boğazımda bir şeyler tıkanır. Bir milletin acı kaybı, eksilmişliği, gözyaşları peşi sıra cümleler kurulur. Bayraklar Ata’mızın onuruna yarıya indirilir. Saatler dokuzu beş geçe, siren sesleri eşliğinde yaşam, sessizliğe ve saygı duruşuna davet edilir.

Televizyonlarda O’nun görüntüleri, sözleri eşliğinde tüm milletçe büyük liderimiz bir kez daha her daim yaşatıldığı gönüllerde yer bulur.Hafızalara kazınmış ilk sözü bir parola gibi, ne kadar da özgüven, cesaret uyandırıyor : “Ne mutlu Türk’üm diyene!..”

Söylendiği dönemin dünyasında milletlerin kendi hafızalarına nakşettikleri, benliklerini uyandıran, bilinçlendiren bir parola. İsyan; tüm emperyalistlere, bir dirilişin çığlığı aynı zamanda. Vatan sadece bir toprak parçası değildir, bayrak sadece bir bez parçası değildir, ezan sadece namaza çağrının sesi değildir. Bir mazinin atiye bağlandığı noktada bir araya gelişin, ayağa kalkışın, “Biz” oluşun haykırışıdır.

Milletlerin bir şahsiyet göstergesidir aynı zamanda.

Hemen ardı sıra diğer bir söz eşlik ediyor : “Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş ve olmaya devam edecek bir milletiz.”

Birinci Dünya Harbi’nde varlığını tarihin sayfalarına terk etmiş bir imparatorluğun insanları, emperyalizmin acımasız iştahası içinde ezilirken yeniden uyanışa, dirilişe hamleler yaptığı İstiklâl Savaşı’na doğru giderken millet olmanın özündeki ruhu da yakalamasını bilmiştir.

Özünde kendisine liderlik yapacak öncülerinin Türklüğün ruhunda var olan idealleri nasıl da en güzel şekilde taşıdıklarına şahitlik ederiz. Başta Ata’mız olmak üzere milletimiz savaşın her bir seyrinde hürriyetin ve istiklâlin şahsiyetinde uyandırdığı gücün verdiği idealden asla vazgeçmemişlerdir.

Bir Türk’ün sahip olduğu alpliği, cesareti, kararlılığı, sağlam duruşu ve de özünde var olan millet aşkını ruhlara ateşlemişlerdir. Bir yerlerden birisi “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!” diye seslenmiş ve bütün millet Ata’sından aldığı cesaretle o bayrağın altında toplanıp, kurtuluş hamlesine girmiştir.

Bu yüzden Türklük tarihin her seyrinde millet olmanın verdiği güçle, benliğindeki özgürlük aşkıyla yeniden yeniden var olmasını bilmiştir.

Yine O’nun sözleriyle bu yeniden diriliş aşkını perçinleyelim: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. ben milletimin ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve bekâ bulabilmesi mutlaka özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir.”

Aynı şekilde sözleriyle işaret ediyordu ki Ata’mız; varlığımızın özünde insanlığımız yatmaktadır. Millet olarak geçmişten miras aldığımız gelecek nesillere aktaracağımız kültürel kimlik değerlerimizde var olan haysiyetin, namusun, edebin, aklın, ilmin, irfanın, şuurun ve de insanlık ölçümüzün kaynağı hürriyete duyduğumuz aşktır. Bu aşk bizi vatan aşkıyla, bayrak aşkıyla, ezan aşkıyla, millet aşkıyla, tarih aşkıyla ve de insanlığa duyduğu aşkla taçlandırır. Bundan dolayı bu konudaki en çarpıcı ve tamamlayıcı sözü şu olacaktır: “Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”

Öyleyse ezber bozalım; Ata’mıza olan sevgimizi ellerimize, kollarımıza veya vücudumuzun herhangi bir yerine onun ismini dövme yaptırarak, veya arabamızın arka camına imzasının çıkartmasını koyarak ya da herhangi bir şekilde bir sureta canlandırdığımız sadece şekilde kalmış sembollerle gösteremeyiz. O’nu tanıyarak, okuyarak O’nun hedef gösterdiği aydınlanmayı, akıllanmayı kafalarımızda gerçekleştirerek yaşatabiliriz.

Yıllardır hep sorarlar “Nutuk”u hiç okudunuz mu diye? Soranların bile okumadığı zamanlarda parolamız O’nun sözleri olmalı. Ne diyordu? “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

İşte bu sözlerin aydınlanmasında Bilge Kağan’dan Fatih Sultan Mehmet’e ve Mustafa Kemal Atatürk’e kadar gelen tarih zincirinde tüm liderlerin tek amacı halkına hizmet etmek olmuştur. Türk milleti fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür evlatlarının sayesinde ebediyen bağımsız yaşayacaktır.

O, saati sordu.

Paşalar `üç’ dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun kenarına kadar,

eğildi durdu.

Bıraksalar

ince uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…”

Nazım Hikmet Ran (Kuva-yı Milliye Destanı’ndan)

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.