Ey Gönül, Sen Kurtuluşu Amelinden Mi Sandın!..

Bu haber 26 Ekim 2015 - 23:24 'de eklendi ve 1.666 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Dil, ne bilir şekeri, şerbeti

Aldığın lezzeti baldan mı sandın?

Ne arı, ne ağaç verir nimeti,

Elmayı, narı daldan mı sandın?

 

Ateşi söndürdün, suyunda kaldın,

Sütünü içtin de koyunda kaldın,

Bir ömür yaşadın, oyunda kaldın,

Dünyayı evlattan, maldan mı sandın?

İbrahim Sayar

 

Dünya ahvalinin verdiği gafletten bizi kurtarmaya bazen bir kelime, bazen bir cümle; çoğu zaman da bir mısra yeter de artar bile. Çok şükür yine Muharrem ayında, Muharrem’in manasınca, tadınca aşure vakitlerindeyiz. Yine sosyal iletişim ağlarında dolanırken çok şükür ki düsturumuz “Güzele bakmak sevaptır.” hükmünde değil de “Güzel bakmak sevaptır.” hükmünde olduğundan güzeller güzeli bir paylaşım bizi epey etkiledi. Muharremî vakitlerde aşurenin tadındaki manevi lezzetin sırrını fark etmemizi sağladı: Dil, ne bilir şekeri, şerbeti / Aldığın lezzeti baldan mı sandın?”

Asırların ardından kazanlarda dumanı tüte tüte kaynatılıp, dostluğun yüreğine katılan aşurenin çocukluk demlerimizde bıraktığı tatlı hatıralar, benliğimizde de kalıcı güzel izler bırakmış olsa gerek. Hatıra adına ilk temas, elde bakır tepsiler ve dumanı tüten sıcacık daha yeni taslara aktarılmış tasların komşu kapılara yönelişi. Kapıların açılmasıyla aşurenin ikramı ve daveti esnasındaki yüzlerde beliren gülümsemeler. O gülümsemeler ki ikramın ötesinde paylaşılan dostluğun, bir olmanın verdiği güven, birliktelik ve paylaşım. Ve idrakinde huzur, sağlık, geleceğe dair umutlar. İnsanın bir tas aşurede yakaladığı ulviyet!..

Hele hazırlanma aşaması. Muharrem ayı ki biz daha “Aşure ayı” söylemine aşinaydık. Aşure ayı Kurban Bayramının ardından teslimiyetin ardı sıra gelen şükrün paylaşımı gibiydi. Belleğimizde Hıdrellezler, aşureler kendi hikâyeleriyle itibar kazanırlardı. Evinde ne varsa koyacaksın ki kendinde var olanı herkesle paylaşacaksın. Yoksa adı yarma olmuş, adı nohut olmuş, adı fasulye olmuş fark etmez. O an için önemli olan niyet rahmet adına nihayetinde bereket umulurdu. Evde, elde, gönülde olanın bire kavuşmasıydı. Nasıl pişerdi hiç bilmem. Aşureden çocuk zihnime kazınan tatlı oluşu, içindeki zengin malzeme ve de bir taç gibi üstüne bezenen çerezin ve de tanelenmiş narın kattığı güzellikti. O tacı bozmadan yemeye gayret ederdik.

Aşure bir bayramdı kendi içinde. Ramazandaki, Kurbandaki gibi. Akrabalar, komşular, eş dost tek tek ziyaret edilir. Kazanlarca kaynatılan aşure tas tas ikram edilirdi. Sonra kabuller başlardı: akrabadan, komşudan, eşten dosttan. Götürdüğün dostlukça size de bir karşılama gelirdi. Her birinde ayrı renk, ayrı koku, ayrı lezzet. Mayası aynıydı aslında. Aşurede aynileşirdi bütün birlikler. Bir’e şükür, Bir’e niyazdı aslında aşure.

Aşureye sadece taam, sadece bir lezzet olarak bakışımdaki mana geçen sene yayınlanan “Yedi Güzel Adam” adlı dizideki bir bölümde tamamen değişti. Dizideki bu bölüm aşureye bakışıma bir algı operasyonu gerçekleştirmişti ve epeyce de başarılı olmuştu. Asırlar öncesini düşledim bir an. 12. asır Anadolu’sundaydım. Bir yanda Haçlıların, bir yanda Moğolların acımasız, vahşet dolu saldırıları arasında sıkışmış insanımın çilesi gözlerimin önünde canlandı. Çile üstüne çile. Açlık bir yandan, felaketler bir yandan. Her zerre bir yangın yeri!. Ama gönüller, Anadolu’nun mayacısı gönül erlerini takip etmekte. Aşkla teslim olmuşlar Allah’a.. Her ne var ise bunca güzellik, kutluluk O’ndandır. Her ne var ise bunca dert, keder, çile insandandır, benliktendir. Bu arz üzerine kaynadı aşure kazanları. Hacı Bektaş sofrasından taştı, Yunus Emre’nin bir tasında ikramı gördü. Mevlana dergahında aşk tadından dem aldı.

Bu dem üzre diyordu ki “Yedi Güzel Adam”ın anlatıcısı aşure hakkında : “Bulamaçla aşure arasında sır vardır. Önemli olan aşure olabilmekte. Aşure her Muharrem ayında kazan kazan pişer. Elden ele dağıtılır, gönül ikramıdır. Gönle giren tecelli gibidir. Sırrı pişirmekten geçer. Aşureye ancak yenilecek bir taam, bir tatlı nefaset olarak görmemekten başlar sır!.. Aşureye giren her malzemesi; yarması, nohutu, fasulyesi ayrı ayrı kaplarda pişirilir. Niye? Kendi öz varlıklarını korusunlar diye? Sonra büyük kazanların içine konur. Şeker, su ilave edilip kaynatılır. Nohut, yarma, fasulye kendi öz varlıklarını korurlar. Ama; kendi renklerinden, kokularından, özlerinden o genel lezzete katkı sunarlar. Bu yüzden farklı lezzettedir aşure. İşte bu yüzden biz, aşure gibiyizdir. Her bir insan farklı renkte, farklı kokuda, farklı özde varlıklarıyla güzeller.”

Aşure’nin hikâyesinde benim aktardığım deryadaki bir damla hikmetindeydi. Hatta bir damla içinde bir zerreye. Oysa Kerbelâ’dan, ehl-i beytten, Hz. Hüseyin’den yansıyanlar… O’nun hikâyesi apayrı manada, apayrı hükümde. Aşure, aslında yaradılanların en şereflisi insanın “insan” olma hikâyesi. Olma’nın hikâyesi. Onun için gelin varın dost gönüllerde Rabbimize şükür niyetiyle bereket dilediğimiz kazanlarımızda gönüllerimizden kopan malzemeyi pişirelim. “Hamdım, piştim, oldum” düsturunca pişen aşurelerimizi dumanı tüte tüte taslarımızla kapı kapı dost gönüllere dağıtalım. Dağıttığımız ne de olsa bizden bir parça, aldığımız da inşaallah ikram niyetine dosttan bir parça olup tamamlansın. Son sözümüz üstad İlhan Ayverdi’den olsun mana hikmetince: “Balık tuz deryâsındadır, bir damla tuz almaz; bekletilirse de kokar. Allah bizi almamışlardan etmesin.”

“Gördüğün, göremediğin göz O’nun,

Bildiğin bilemediğin öz O’nun

Dediğin, diyemediğin söz O’nun

Kelâmı dudaktan, dilden mi sandın?

 

O’nun sanatı, varlığın nakışında

O’nun şevkâti, ananın bakışında

O’nun rahmeti, suyun akışında

Suyu pınardan, gölden mi sandın?

 

Amele bakarsın ateşi tartar,

Rahmete bakarsın ümidin artar,

Kurtar bizi Allah’ım kurtar,

Gönül, necatı, amelden mi sandın?”

İbrahim Sayar

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.