Evlad-ı Fatihan’ın İzinde-4

Bu haber 07 Ağustos 2018 - 2:22 'de eklendi ve 849 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

 

İsmail ZORBA

Ötme bülbül ötme yaz bahar oldu

Bülbülün figanı bağrımı deldi

Gül alıp satmanın zamanı geldi

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i

Serhatlar içinde Budin’dir başı

Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı

Çerkez Alemdar’dır şehitler başı

Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i”

Anonim Balkan Türküsü

Bir akşam vakti bizim nazlı Budin’e, Avrupa gecelerinin en güzel şehirlerinden birine ışıkların şehri Budapeşte’ye giriyoruz. Budapeşte Tuna’nın aşkıyla süslediği, hayat verdiği şehirlerden biri. Gözlerimi şehirden alamıyorum. Otele yerleşir yerleşmez; açlığı, yorgunluğu bir kenara atıp bu masal şehre bırakıyorum kendimi.

Tuna ile taçlanmış bu şehir gece vakti ışıklar içerisinde bambaşka bir kişiliğe bürünüyor. Tuna’nın ayırdığı iki şehir zamanla ve şartların gerektirdiği şekilde birleşmiş. Tuna’yı bir Buda tarafında bir Peşte tarafında gözlemliyorum. Buda daha bakımlı, daha bir elit; Peşte daha çok halkın sadeliğinde, merkezinde. Buda tarafı bizim Budin’imizi temsil ediyor gözümde. Peşte tarafından nazlı Budin’i seyre dalıyorum. Saatlerce farklı bir zamana ve mekana sürüklenmişcesine yürüyorum. Ben benliğimin dışında düşlere dalıyorum. Şehir bir memba gibi ruhuma işliyor. Aşka düşüyorum. Işıklar içerisinde efsunlanmış bu şehirde çok farklı hikayelerim, şiirlerim oluşuyor.

Buda ve Peşte arasında tarihi metro hattında gidip geliyorum. Işıklar içerisinde Tuna bir kolye gibi şehri taçlandırıyor. Tuna ile hemhal oluyorum. Kendimi Tuna’ya, Tuna’nın akışına bırakıyorum. Tuna’da fethin evlatlarının sevdasını hissediyorum. Yahya Kemal’in mısralarından fırlayıp gelmiş uzak ufuklar, fetih ruhu, ilâ-yı kelimetullah, aşkla susamış gönüller sarıyor her yanımı.

Tuna ile hasbihal ediyorum. Türküler, hikâyeler arasında geçmiş zamanlara gidiyorum. Budin Kalesine bakıyorum. Gözümde ışıklar içerisinde altın bir lale beliriyor. Boynunu eğmiş bir lale. Ebruların, çinilerin içerisinden fırlamış nazlı bir lale. Budin gözümde bir laleye dönüşüveriyor.

Kanmam aşkına, kanmam aşkına

Boynum bükük Tuna’ya bakamam

Tek hasretim Allah Allah nidalarına

Kanmam aşkına, kanmam aşkına

Altın kafeslere hapsedilmiş bir laleyim

Tek hasretim Allah Allah nidalarına

Sen bana yâr olamadın ben de sana yâr

Kanmam aşkına, kanmam aşkına”

Zamanlar, mekanlar aşıp Budin’den Budapeşte’ye dönüyorum. Sanki yıllardır burada yaşıyormuşçasına elimi, kolumu sallaya sallaya dolaşıyorum. Burada insanlar ne kadar sıcakkanlı, ne kadar yardımsever. Bir yeri sordunuz mu hemen gösteriyorlar. Hatta gideceğiniz mekanın yanına kadar götürüyorlar. İçimden memleketimdeki eski zamanları özlüyorum. Sanki çocukluğumda, gençliğimde böyle bir güven duygusunu yaşamamışım da öyle bir zamana düşmüşüm her şeyden ürker, çekinir hale gelmişim. Kendi vatanımda bu şehirdeki güvenle dolaşmayı özlüyprum . Burada hür ufuklarda, güvenli bir şekilde dolaşıyorum. Budapeşte diğer Avrupa şehirlerine göre bu farkındalığı yaşatıyor.

Tuna kenarında özçekim yapmaya çalışıyorum, uğraşıyorum; olmuyor. Işıklar içerisinde Zincirli köprüyü ve Tuna’yı çekim karesine sığdırmaya çalışıyorum. Çevreden insanlar geliyor. Biz yardımcı olalım diye. Ya, telefonumu alıp da kaçarlarsa; ben ne yaparım bu dilini bilmediğim yerlerde. Ne zaman bu kadar şüpheci, şekvacı oldum. Neyse, çekine çekine veriyorum telefonumu, çekiyorlar. Teşekkür ediyorum. Ne zaman özçekim yapmak istesem biri yardımcı olmaya talip. İnsanlık adına bu kadar talip çıkması benim de taleplerimi arttırıyor. Her yerde, her mekanda bu kadar güvenli, bu kadar hür ufuklara sahip olmak istiyorum.

Nurla şavklanmış Budin hatıralarından, ışıkla taçlandırılmış Budapeşte gecelerine akıyorum. Bir Budapeşte gecesinde Tuna üzerinde bir tekne turu muhteşem bir baloya dönüşebilir. Her ne kadar balo kelimesine kendimi yabancı hissetsem de.. Mehterandan Klasik Batı müziğine geçmek kolay olmasa da müziğin ortak dili insanlığın farkı ruh mecralarına yolluyor sizi. Viyana’dan sonra Budapeşte’de de baştan başa Klasik Batı müziği. Kemanın, gitarın, piyanonun, orgun yansıttığı sesler başlı başına Avrupa’nın ferdî kalmış ruhunun çığlığını, arayışlarını, sükuna erişini dalga dalga aksettiriyor. Burada müzik bir tablo, bir tema başlı başına bir kompozisyon. Kiliseden şehre, caddelere yansıyor.

Macaristan topraklarında tüm Balkanlara Avusturya’dan Osmanlıya Batı’nın ve Doğu’nun izleri sinmiş durumda. Her ne kadar haç hilâle galip gelmiş gösterilse de tayy-ı mekan, tayy-ı zaman hilâl ruhlara, taşlara, mekanlara sinmiş. Hilâl’in izi hiçbir kuvvet silemez. Devasa kiliseler yapsalar da, Barok ve Rokoko izleri taşıyan heykellerle, motiflerle döşenmiş kabartma duvarlı apartman tarzı devasa binalar yapsalar da şehir kimliğinin bir yerinde beton zemin arasından fırlayan otlar gibi Hilâl’e dair izler bütün zarafetiyle karşınızda. İşte Gül Baba!..

Gülden terazi yaparlar

Gülü gül ile tartarlar

Gül alırlar gül satarlar

Çarşı pazarı güldür gül”

Kanuni’nin ordusunda fethe tahta kılıçla koşan bir gönül pirinin ve erenlerinin hikayesi hep aklımın, gönlümün bir köşesinde. Bu serhat kalesinin son temsilcisi Gül Baba’yı makamında ziyaret etmeyi çok istedim. En azından uzaktan makamına kadar gidip dua etmeyi. Tadilat nedeniyle ulaşım imkansızmış. İçimizde hasret Gül Baba’yı gönlümüzden selamladık. Gül Baba, hangi Macarla konuşsak saygı duyulan, üzerine söylenen hikayeler arasında azizlik payesine getirilmiş sevilen, gönüllerin makamı olmuş Gül Baba ve türbesi. Osmanlı’dan birkaç emanet dışında belirgin bir şey kalmamış buralarda. Her şeyi haçın gölgesine almışlar, dönüştürmüşler. Ama Gül Baba olduğu gibi korunmuş. Avusturyalılar türbesini yıkmaya kalkışmışlar ama; Macarlar buna izin vermemiş. Elinde kılıç, gül alıp, gül satan bir gönle girmeyi en büyük fetih sayan bu Allah dostları gönülleri de fethetmiş. Peygamber Efendimiz’in gönül erleri Sarı Saltuk’tan Gül Baba’ya fethin evlatları ile hala buralarda nöbet tutuyorlar.

Gündüz vakti şehri turluyoruz. Şehrin gözyaşlarına şahitlik ediyorum. Şehir nice çilelere duçar olmuş. Avusturya işgali, I.Dünya Savaşı, II.Dünya Savaşı ve Alman işgali, Rus işgali. Kaç kere yıkılmış, kaç kere yapılmış. Taş üstünde taş bırakmamışlar. Şehir her seferinde Tuna’nın en güzel kolyelerinden biri olmaya devam etmiş. Her bir yareyi nişane olarak taşıyor bağrında. Budin Kalesi’nin bir kapısına “Atatürk Yolu” adını vermişler. Gururlanıyorum Ata’mla. Macarlar Atamızı çok seviyorlar, saygı duyuyorlar. II. Dünya Savaşı’nda Almanlara ve Ruslara hiç mücadele etmeden teslim olunmasına içerleyen bir Macar aydını, “Eğer bizim de Mustafa Kemal gibi bir liderimiz olsaydı, bu kadar işgal görmezdik.” demiş.

Ve Budin Kalesi!.. İhtişamlı tarihi bir mekan. Tuna’ya ve şehre tam merkezden hakim bir noktada. Üzerinde bütün Macaristan tarihinden izleri taşıyor. Kendi içerisinde o kadar geniş sınırlarda ki. İçinde ayrı bir şehri yaşatıyor. Kalenin ana girişi şehrin ana girişi gibi. Macar bayrağının yanında Attila’nın kılıcını taşıyan Turul’un heykeli merkezi noktada.

Ve Büyük Cami ismi ile minaresinden ezanlar okunan Mathias Kilisesi, akıncıların mekanı Balıkçılar Kulesi, Buda Sarayı, Kasım Paşa, Veli Bey ve Orta Hisar kuleleri bir uçtan bir uça Tuna ve Buda şehri kalenin güzergahını tamamlıyor.

Kalede iki durak yeri var ki; biz buradaydık diyoruz, buradaki mührümüzü görüyoruz. Son kale kumandanı Arnavut Abdurrahman Abdi Paşa’nın mezarı ile kalenin güney burcunda yatan Akıncılar Şehitliği!. Ezan sesleri, akıncıların Allah Allah nidaları, yeri göğü inleten top sesleri ve de Tuna kenarını nakış nakış işleyen türkülerimiz içimize işliyor. Nazlı Budin, Budin kalesinde dile geliyor. Akıncı şehitliği bir tesadüf eseri bulunmuş. Üniversiteler arası bir maratonda bizim gençlerimiz fark etmişler mezar taşlarını, elçiliğe bildirmişler. Kalenin küçük bir köşesinde sükuna ermiş akıncılarımızın ruhu. Dualar eşliğinde yanlarından ayrılıyoruz.

Budapeşte’ye veda etmeden önce bir mekana daha uğramamız gerekiyor. Şehrin Peşte tarafında yemyeşil bir ormanlık içerisinde bir mezarlık. Mezarlığın içerisinde ilerliyoruz. Gözlerimiz ay yıldızlı mezar taşlarını görünce ruhlarımız bambaşka iklimlere geçiyor. Burası Budapeşte’deki Galiçya Şehitlerimizin ebedi istiratgahı. Fethin evlatlarından sonra I.Dünya Savaşı’nda Macarlarla aynı saflarda olma sebebi Mehmetçiklerimizi buralara, Galiçya cephelerine kadar getirmiş. Macarlar da bu dostluğa duydukları saygıya hürmeten şehitlerimizi bağırlarına basmışlar. Haç’ın ortasında Hilal kendine zarif bir köşe bulmuş, sanki cennetten bir köşe. Kuş sesleri eşliğinde, yemyeşil cennet gibi bir mekan. Huzur ve huşu içerisinde şehitlerimizin manevi huzurunda saatlerce kalıyoruz. Zaman duruyor. Yemen’den Kafkaslara, Balkanlara, Afrika çöllerine her bir adımda Mehmedim yatıyor. İsimler dikkatimi çekiyor: “Cosiç oğlu Yusuf, Salkan oğlu Halil, Rebi oğlu Kuso, Resul oğlu Bilal, Gülyanak oğlu Şükrü, Bosnalı oğlu Salih ve yüzlerce şehidimiz. Sanki bu mezarlıkta yıkılan imparatorluğun bir bakiyesi karşımıza çıkıyor. Sanki Çanakkale’deyim, sanki Sarıkamış’tayım, ya da Anadolu’nun herhangi bir şehitliğinde.

Gönül erleri şehitlerimiz yedi veren sürgünleri gibi pembe pembe güller açmışlar. Şehitliğin ortasında bir anıt iki bayrak dalgalanıyor: “Macar ve Türk bayrakları!” Dostlukla el ele vermişler, gönül birliği içerisindeler. Yine dualar, göz yaşları ve gönlümüzde muştulanan ve onların aziz ruhlarından aldığımız muratla başımız dik ayrılıyoruz. Allah’a emanet olun aziz şehitlerimiz!..

Her seyahatte söylenecek söze, çekilecek fotoğrafa sınır konamıyor. İnsan tamahkar, her şeyi bir anda istiyor. Yazılacak, söylenecek o kadar çok emanet var ki bizde. Sadece gönül iklimimizden geçenleri paylaşalım istedik. Sözü Gül Baba’ya bırakalım. Gönül ikliminde, türkülerimizde, hikayelerimizde, şiirlerimizde ve de fani hayatımızda gül derelim, gönül alalım. Gönül sarayları, gönül kaleleri kuralım.

Ak gül ile kırmızı gül

Çift yetişmiş bir bahçede

Bakışırlar hare karşı

Harı ezharı güldür gül

Gülden kurulmuş bir çadır

İçinde nimeti hazır

Kapıcısı İlyas Hızır

Hanı şarabı güldür gül”

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

2 ADET YORUM YAPILDI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
Erdal Çil 07 Ağustos 2018 / 05:44

Tuna boylarının havasını, Gül Baba’nın kokusunu, Nazlı Budin’in hasretliğini bizlere kadar da taşıdın ya hocam; Allah senden razı olsun.

Münevver Ongun 07 Ağustos 2018 / 20:46

Bir kere gitmeme rağmen tekrar tekrar gitme isteği uyandırdı yazınız İsmail Bey.Çok güzel.