Ecdadımın Emanetisin!..

Bu haber 09 Mayıs 2017 - 0:42 'de eklendi ve 547 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”Mehmet Âkif Ersoy Aynadaki yansımalar ne zaman şuur perdemi açtı, kendimi bilmeye ve görmeye başladım işte o zaman “benliğimin” hükmünde adımlarımı atmaya başladım. Yürüdüğümü zannediyordum halbuki emekliyormuşum; koştuğumu zannediyordum halbuki yürüyormuşum. Kendime hakim olduğum anlarda bile irade-i cüz’iye farkına varamadığım senaryoları seyretmemi sağlıyordu. Kendin pişir, kendin ye misali; kendim yazarım kendim oynarım bu hayatta özgürlüğünün gafletini yaşarken “Bir”de var olan hüküm benim yerimi çoktan ortaya koymuştu. Ben sadece bir emanetin sahibiydim, onu korumalı ve en iyi şekilde sahiplerine teslim etmeliydim.”İnsan” olarak bu dünyadaki varlığımın nedenlerini iyi sorgulamalıydım. Ben bir zincirin tamamlayıcısıydım sadece. Mânânın asıl hüküm sahibi “insan”daki enlerin sınırlarını belirlerken iyilik- kötülük, hayır-şer çizgisini de sınırlamıştı. İnsana aslolan bilgi ise bu sınırlar içerisindeki fânîliğinin onda taşıdığı Yunusça bakışı kazanmasıydı.

“Dünyaya gelen kisiler,
Yola bile gelmek gerek.
Ölümünü anubanı,
Dün-ü gün ağlamak gerek.

Bu dünya kahır evidir,
Hem bâki değil fânidir.
Aldanıp da kanma buna,
Tez tövbeye gelmek gerek.

Ne durur dünya çokluğu,
Eşkere durur yokluğu.
Varlık sarayın hakikat,

 Âhireti bilmek gerek.”

Yunus Emre

Evet, bu dünya bize bir emanetti; güzelliklerin, iyiliklerin, ahlâkın, erdemin, edebin hâsılı insan-ı kâmil olma yolunda verilecek emeğin insanların bekasına bırakılacak emanetti. Elde edilmesi emek istiyordu, sabır istiyordu, çile çekmeyi gerektiriyordu, sevgi ve hoşgörüyle beslemek gerekiyordu. Zaman aldatıcıydı, en küçük bir çözülüş yapılan onca mücadeleyi yeni başlangıçlara gebe kılıyordu. Aslında yeniden doğuş, yenilenme, kendine gelme insanlığın da hikâyesiydi. Kendine gelmek için, uyanmak ve tazelenmek için imanın saflığına sığınmak gerekiyordu.

Bu başlangıçlar aldığımız mirasın, kimden neyi, nasıl aldığımızın da hikâyesiydi aslında. Ruhunda ezeli ve ebedi terbiyeyi almış, “ilây-ı kelimetullah” benliğine naksetmiş, her deminde çektiği çilelere, acılara sabırla boyun eğmiş ama; çizdiği yoldan asla sapmamış doğruluğu ve Hakk’ı kendine düstur edinmiş namuslu insanların mirasçısıyız. Mirası aldığımız insanlar bizi “biz” yapacak, insan olma şerefinin nasıl taşınması gerektiğini ibret levhalarıyla tanıtacaklar. Tarihimizin her bir sayfası bu ibret levhalarıyla dolu. Bundan dolayı hep üzerinde durmamız gereken asıl nokta tarih şuurunun bir milletinin ayakta durmasında, varlığını devam ettirmesinde ne kadar önemli bir rol oynadığının bilinmesi gereğidir. Bundan dolayı dışarıdan kopyalanmış, şuursuzluğunun temelinde yatan aşağılık kompleksiyle dışarıdan ithal edilmiş kahramanlara da ihtiyacımız yok. Biz bize yeteriz.

Yıllarca çocuklarımıza okuttuğumuz masallara bakalım. “Sindirella, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kibritçi Kız, Kurşun Asker” daha neler, neler. Hepsi içerik ve duygu olarak çok güzeller, evrensel değerlerle dolular; amenna! Ya bizim Dedem Korkutlarımız, Deli Dumrullarımız, Keloğlanlarımız, Oğuz Kağanlarımız, Ulubatlı Hasanlarımız, Nasrettin Hocalarımız…. Yüzlercesi, binlercesi içimizde, ciğerimizde, yüreğimizde saklı. Neredeler? Medyaya, internete hiç girmeyeceğim; içine şimdi girsek gayya kuyusuna dalmışcasına kayboluruz.

Yakın zamanlara dönelim: Çanakkale’ye, Yemen’e, Sarıkamış’a, Sakarya’ya, Ankara’ya, Maraş’a, Antep’e, Başbağlar’a, Çukurca’ya. Asil milletimin, şehit milletimin, gazi milletimin bağrından, özünden çıkan bizim hikâyelerimize, bizce söyleyişle destanlarımıza. Her birinde biz yenileniriz, tazeleniriz, imanımızla  kendimize geliriz, Yaradan’ın hükmüne rıza gösteririz, “karıncayı bile incitmeyen” ruhlara sahip oluruz. Her şeyin miladı kendimize dönüşte değil mi? Kayboluşumuzun, yitişimizin, boğuluşumuzun kaynağında bu yok mu?

Her şey sevdadan yana, her söz aşktan yana, her anlam olmaktan yana!. Fuzûlî’ce bir sözle yokluktan yana:

“Ne mülk ü mâl bana çerh verse memnûnem

Ne mülk ü mâlden âvâre kılsa mahzûnem”

Fuzûlî

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.