DOST YÜZLER

Bu haber 14 Mart 2016 - 22:50 'de eklendi ve 1.045 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında”

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Zaman elimin altında nice dost yüzler bırakmış. Gözlerinin içine dek gülen, her nazarlarında dostluğun el verdiği sıcaklığı yaşadığım insan yüzleri. Omuzlarıma konmuş bir kuş güvencesinde rahatlıyor sözleri. O sözler ki kelime kelime ilmek atmakta hayatımdaki seyyar mutluluklara. Bir günaydından, bir hayırlı sabahlara; bir hayırlı işlerden, Allah’a emanetlere hediye bırakılmış dost yüzleri.

İnsan yüzleri gülümseyen, baş eğen, eliyle kalbine dokunan, bazen de başını okşayan, sırtını sıvazlayan; kim bilir gözyaşını silen. Hep senden yana olan. Kırk yıllık hatırı bir fincan kahveye sırlayan, yeri geldiğinde ters yüz edilmiş bir fincanın içinde umut arayışlarına kendinden kattığı hikayeleriyle etrafını çepeçevre saran dost yüzleri.

Ne yüzleri belli, ne sanları, ne de isimleri; sadece birlikte yaşamı omuzlamanın verdiği üzerindeki binlerce tonluk yükü kaldıran dost yüzleri. Eskiden isimlerin vedası bir hoparlöre hapsedilmişti, tarihini yaşamadığım zamanlarda ise tellalların duyurusuna, ilahi nizamda bir salâ ardında saklıdır ama; şimdi yitmiş gitmiş yüzleri bir Picasso resminde soyutlanmış sms mesajlarına kodlanmış bir kaç isim resmi geçidi. Öznesi olmayan cümlenin yarımlığında bir soğukluk!. Dost yüzleri birer siyah beyaz fotoğraf şimdi.

Bir cumartesi sabahı, daha Muğla’da yaşam yarı zamanlı tatil vaktini kurarken şehrin kalbinde bir dost yüzü aramaya çıkıyorum. İnsanın olmadığı yerde her yer bomboş, her yer terk edilmiş. İlkokul yıllarımda daha ikinci sınıftayım, Zeybek Sinemasının tam karşı caddesinde güler yüzlü, kıvırcık saçlı, konuşkan, konuşurken hep güldüren, sevindiren gencecik bir berberim vardı. Oraya okul çıkışları güle oynaya giderdim. Sonra bir çocuğun saflığında o zaman bilincine varamadığım bir ölüm haberi almıştım. Çocukluğumun o ilk dost yüzünü gencecik yaşta kaybetmiştim.

Babam elimden tutup beni aşağı arastada berberlik yapan Erol amcamızın, sonraları Erol abimiz olmuştu; yanına götürmüştü. Berber Erol, hiç konuşmazdı, çocuk bakışımla hayatımdaki en ciddi insanlardan biriydi. Dükkanında hep yaşlılar olurdu. İşini büyük bir ciddiyetle yapardı. O dükkanın camından seyrettiğim hayat bir sinema filmi kayıtta hala. Dükkanın tam karşısında bir semerci ustası, eyerler, çanlar, nazar boncukları daha neler neler. Ve yaşlı semerci ustasının sert sert bakan ama; sohbet esnasında içinizi ısıtan gülümsemesi. Onun üstünde kuş kafesleri, ayakkabılar daha neler neler. Filmi bir karesinden kaçırıyorum ara sıra. Boyacı Selahattin Amca, oğlu Sebahattin. Kolunda hep iş kolluğu bir şeyler tamir ediyor. Hele kuş sesleri. Aradan aşağıya doğru tenekeciler, sobacılar esnaf hayatı capcanlı. O sokağın yaşamıma kattığı benzersiz sesi, dost yüzleri unutmak imkansız.

Benim filmimin senaryo merkezi Berber Erol Kamar’ın dükkanı. Klasik bir berber dükkanı. Seksenler dizisine bile koyamazdım o dükkanı; ancak ellili yılları tutturabilirim. Büyük aynanın üstünde iki büyük tablo: av tabloları!. Ava meraklıydı galiba Erol abimiz, sıra beklerken yaşlılarla yaptığı konuşmalardan hafızama kazınanlar.. Tıraş takımları, tıraş sabunları ve de dükkan kapısının hemen solunda küçük tüpte hep kanamakta olan bir çaydanlık! Sıcak su hazır, tıraş sizi bekliyor. Genelde berberler tıraş yaparken konuşmayı severler. Bu biraz da işin raconudur. Ama; Erol abi öyle değil, sevmez konuşmayı, işini büyük bir ciddiyetle yapar.

Yazılanlardan okuduğum esnafa dair bütün güzel nitelikleri üzerinde toplamış bir insan!. Yaşam belleği bir dost yüz! Efendi, saygılı, sakin, edepli!.. Yedisinden yetmişine dükkanına gelen herkesi konuğu gibi karşılıyor. Aynı kıvamda insan hükmünde davranıyor. Üniversiteye gidinceye kadar devam ettiğim hiç bırakmadığım kadim bir dost yüzü. Büyüdükçe yüzündeki ciddiyet arasında hafif utanarak yüze yansıyan bir gülümseme! Muğla’daki ilk öğretmenlik yıllarım, fırsat buldukça dükkanına uğruyorum. Yaptığımız sohbetler onun yaşının getirdiği saygı çerçevesinde. Hep temkinli konuşan, saygınlığın çerçevelediği bir dost yüzü!. Arada yolum düştükçe gözüm dükkanında onu arıyor. Şezlongvari bir sandalyenin üstünde şekerleme yaptığını görüyorum. Esnafın emekliliği olmaz tabi. Ama yıllar geçtikçe huzurun köşesine sıkıştırılmış bir mutluluk okunuyor bu dost yüzde.

Ara sıra sakal tıraşına gidiyorum, sohbetlerimize yayla giriyor. Heyecanlı heyecanlı yazı nasıl beklediğini, yaylada geçireceği o mahur zamanların saadeti yansıyor dost yüzüne. Öğretmen oluşum araya mesafe katıyor, üzülüyorum bu değişime. Ne de olsa bir gönül adamının duyarlı kalbi var bu dost yüzünde. Bir hafta sonu öğrencilerimle Muğla’yı geziyoruz. Şehrin geçmişine dair izleri keşfetmek için, yağmurlu bir gün. Onun sokağından geçiyoruz. Sanki bir gaz yağı lambasının sarı ışığından yansımış bir fonda görüyorum onun dost yüzünü. Selamlaşıyoruz. Öğrencilerim onu tanısın istiyorum, sohbet edelim. O her zamanki rikkatliğinde, nezaketinde. Saygım sonsuz, yormak istemiyorum. Dükkanında fotoğrafını çekiyorum. Bir hatıra kalsın diye!. Baktıkça yüreğimde hasret duyduğum insanı hatırlayayım diye.

Sonra aradan epey zaman geçiyor, Pazar camiden aşağı doğru salınırken bir berber dükkanında Erol abinin yüzüne rastlıyorum. Daha önceden duymuştum ama hiç görmemişim kardeşiymiş, o da berberlik yapıyormuş. Erol abiyi soruyorum, rahatsız olduğunu söylüyor, içim burkuluyor. Dükkanının önünden geçiyorum, bomboş!.. İçimde bir şeyler kopuyor, boşalıyor. Sonra vefat haberini alıyorum. Vakitsiz koş koşlarla geçen beyhude hayatımızda bir vefa gösterip ziyaret edememenin vicdan azabını duyuyorum.

Erol abim, sadece koskoca bir hayat romanının içinde bir karekter. Onun temsil ettiği dost yüzlerin arkasında insanı kaybediyoruz. Dükkanların boş kalması değil esas olan esnafın ölümü, insanın kaybı. O mahûr beste çalmakta ama; dost yüzlerin sıcaklığı, insana insanı hatırlatan dost yüzleri yitimi belki de..

Buraya nereden geldim. Menteşe Belediyemizin “Menteşe” başlıklı dergisinin şubat sayısını karıştırırken rastladığım ve her biri bende ayrı bir hikaye senaryosu yazdıracak dost yüzlere dair anılardı aslında. Erol Kamar dışında kimler var kimler: çakmakçı, ayakkabı tamircisi, bisikletçi,matbaacı, seyyar ayakkabı boyacısı, müzisyen, kolonyacı, kuru kahveci, elektrikçi, kalaycı, saatçi, sobacı, fırıncı, radyocu.. İsimsiz bir sürü esnaf!. Aslında herbirinin kendi saygınlıklarında, kendi ustalıklarında isimleri var. Her biri Muğla’ya damga vurmuş birer şahsiyet. Hepsini tanıyoruz, hepsi içimizden biri.

Hayata karşı rüzgara karşı sırtımız koca bir çınara dayamışçasına geçmişle bugün arasında insanlığa köprü kuran esnafımız.

Son bir fotoğraf, o da dergi sayfalarında siyah-beyaz bir hatıra. O benim için biraz daha özel. Baba dostu, baba yadigarı ve de kendi pergelinde bir marka: Helvacı Tahsin Amca! O da ayrı bir yazı konusu…

Muğla sokaklarında sadece evler, bacalar, kapılar değil.

Mahcup bir tebessüm, bir fincan kahve dostluğu

Selamla aydınlanan yüzler

Dertler, sıkıntılar bitiyor

Kaşlar gevşiyor, dudaklar kıvrım kıvrım

Helvacı Tahsin’ den sunulan dumanı üstünde

Sıcacık helva…”

İsmail Zorba

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.