Bir Şafaktan Bir Şafağa

Bu haber 19 Temmuz 2016 - 0:47 'de eklendi ve 1.017 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Sizlersiniz bu ânı ışıklarla Türk eden!

Eksilmesin şu mutlu şafaklar bu ülkeden!”

Yahya Kemâl Beyatlı

 

15 Temmuz karanlığında kaldığım, bir akıl tutulmasına şahitlik ettiğim anlardan çıkıp etraflıca düşündükten sonra istediğim gibi olmasa da artk akl-ı selimime kavuştuğumu hissediyorum. Çocuk denecek yaşlarda şahitlik ettiğim 12 Eylül karanlığındaki tespitlerim sadece bir kara kalem çalışması tezahüründe olabilirdi. Ama ya şimdi?…

Gördüklerim, duyduklarım olayın içinde bizzat yaşanmışlığın tecrübesinde olmadığından yine yorumlar düzeyinde gelişecek. Gerek bir yanı kin, nefret kusan karanlık ağızlarıydı; bir yanı da tamamen kendince kurguladıkları mesnetsiz senaryoların yansımasıydı. Görüntüdeki bütünde insandı ama bir yandan akan  “kir” her yanı öyle kaplamıştı ki insana ait “nur”u görmek epey zaman alacaktı.

Bu süreçte ruhumda derin iz bırakanlar meclisimizin bombalanması, insanlarımızın üzerine silah doğrultulması ve de en acısı her kaosta başrole soyunan birkaç çapulcunun komuta altına sadece yap denileni yapan masum vatan evlatlarına reva gördüğü zulümdü. İnanır mısınız sözcükleri yumuşatmada epey zorlanıyorum. Şu son yıllarda tanıklık ettiğimiz kaos ortamı, insanlığa yapılan zulümler “insan olmanın sorumluluğunu ” daha da arttırıyor. İnsan olmak sadece bir sorumluluk değil; yanında sabretmeyi, inanmayı, güvenmeyi, bilmeyi de istiyor. Tamamlanmak ya da bizlerin gençlik döneminden kalan bir ifadeyle voltranı oluşturmak o kadar da kolay değil!.

İlk Kültür Bakanımız olma sıfatının yanında toplumumuz için önemli bir aydın kimliği taşıyan Talat Halman’ın bir yazısında bir cümle iz bırakmıştı, şöyle diyordu: “Bir karanlık dönemde, kötülük yüzyılındayız.” Tevafuken bu cümle yaşadığımız bu zor günlerin de belirteciydi aslında. İnsanlık 15 Temmuz 2016 ile dağarcığımızda yeni bir rol üstlenen “kalkışma” sözcüğü ile kodlanmış bir gerçeği de ortaya koyuyordu. Kötülük, zulüm, nefret, benlik egemenliği insanın insanlığı unuttuğu yaratılışında kendisine bahşedilen şerefi yok etmeye kalkışmasıydı aslında.

Özellikle inançlı imajı çizmeye çalışanları dilleri ile kalplerindeki çatışma insanlığa karşı kalkışmanın çok çirkin bir yansımasıydı. Dilinde Efendimizin ismi ama; O’nun merhametinden, şefkatinden nasibini almayan nefret kusan, kin kusan insanlar. Tekbir getirdikleri halde Yüce Yaradan’ın rahmetince kalpleri karanlığa mühürlenmiş insanlar…

Diğer cihetinde tabiki unutmuş değiliz! Ağızlarından barışı, kardeşliği, eşitliği, özgürlüğü hiç düşürmeyen insanlık havarilerinin köprüyü geçtikten sonra işlediği insanlık katliamlarını…  Feyz aldıkları barış, kardeşlik, özgürlük timsali medeniyet timsali milletlerin dünya haritasında arkalarında bıraktığı kara lekeler hala gözler önünde sergilenmekte. Bastıkları her toprak parçasında “efendi” olmanın kendilerine verdiği doğal hakla işledikleri cinayetler, katliamlar hala tarih kitaplarını dipnotlarında yer etmekte? Ya vicdanlarda bıraktıkları derin izler?

Haksızlıklar altında kaldığında haykıracaksın, zulüm gördüğünde isyan edeceksin, canına kastettiklerinde savaşacaksın ama; bu milletin sana miras bıraktığı kimliğini unutmadan. “Zulmü alkışlayamam; zalimi asla sevemem”:  Evet!.. Ama masuma, yetime, muhtaç durumdakini ve de insanı, insanlığımı unutmadan.

Bizler tek dişi kalmış canavarlar gibi hem melek hem şeytan olmayız. Bu bizim fıtratımızda yok!. Bizler inancımızın bize emanet ettiği merhametle, güvenle, imanla insan-ı kamil olmakla insanlık dünyasında yeni şafakları görebiliriz. Her karanlığın bir şafağı tabi olacak.

Her dönemde olduğu gibi insana ait hasletlerimizi, safiyetimizi yitirmediğimiz müddetçe yeniden dirileceğiz. Çünkü bitip tükenmeyen tüm hırslarımıza rağmen yaratılışımızın özündeki iyiliğe, sevgiye, güzelliklere olan meylimiz bizi gaflet uykumuzdan uyandırıp yeni uyanışlara, yeni dirilişlere adım attıracak; tüm insanlığın hak ettiği adalete, barışa, merhamete kavuşturacaktır. Her daim insanlığın ahını alanlar kurdukları zulüm ihtirasında ah oklarının vuruşuyla hâk ü yeksân olacaklardır. Şahidî Dede’nin dediği gibi: “Her kim fukara kalbine dokuna / Dokuna sinesi Allah okuna.”

Şu gönül titreten kelâmda bile bütün söylediklerimizi aşan mânâ ve hüküm sorularımıza bir cevap niteliğindedir.

Son günlerde kendi kendime dilime pelesenk ettiğim sözler şunlardı : “Çok şükür aklım da şuurum da ve de hafızam da yerinde. Kimse zekamla alay edemez.” Etrafta güdümsüzce dolaşan onca senaryoya, söyleme rağmen insanın aklı, şuuru ve de hafızası yerindeyse mukayese edebileceği ölçütler içerisinde ortak akılda değerlendirme yapabileceği doğrular, gerçekler elbette ortaya çıkacaktır. Bu yüzden insanlığın hikâyesi her zulmetin ardında doğacak şafaklara gebedir. Dünya insana zulmederek devamlılık arz etmiş hiçbir hükümranlığa sahip değildir. “Bakî kalan bu kubbede hoş bir sâda” aşkla, sevgiyle sağlanır.

“Biz saadetimizi kendi içimizde bulmalıyız… Ey arınmış ruhların ulvî bilgisi olan fazilet! Senin esasların bütün kalplere yazılmış değil mi? Senin esasını öğrenmek için, insanın kendine dönerek, sükûn bulan ihtiraslarının sessizliği içinde vicdanının sesini dinlemesi kâfi gelmiyor mu? İşte hakiki felsefe budur.”

J.J. Rousseau

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.