Bir Çağın Vicdanı Olmak

Bu haber 05 Mayıs 2015 - 0:24 'de eklendi ve 1.181 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Kendini tanımak, irfanın ilk merhalesi. Düşünenin görevi insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak, kızmadan, usanmadan irşat.”

Cemil Meriç

 

Cemil Meriç’in okuduğum ilk kitabı “Bu Ülke!” Ama; nasıl bir okumaydı bu. Anlama yolundaki köprüleri kurmak, bağlantıları oluşturup sonuca ulaşmak için epey bir zaman gerekecekti. Çünkü “Cemil Meriç” okuru olmak için düşünce dünyasının alt yapısının sağlam kurulması gerekiyordu. Aynı alt yapısı, planlaması olmayan bir şehrin içine düştüğü sıkıntılar, açmazlar gibi. Aklımda yer eden ilk cümle şöyle başlıyordu: “Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın. Daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü!..” Nerelere yazmıştım bu cümleyi. Elime geçen kitaplara, defterlere, bloknotlara. “Köprü” sözcük olmaktan çıkıp bir mevhuma dönüşmüştü benliğimde. Yahya Kemal’in mısraları da sanki bir parola: “Kökü mâzide olan âtî”

Her okuyuşta yeniden başa sarıyordum sanki. Bir cümledeki manayı tamamlayabilmek için kaç tane kitap okumanız gerekiyordu. Dip notlar, izahlar, açıklamalar, tarih takipleri, sözler, sözler, sözler. Sanki bir bulmacayı tamamlamaya çalışırken tam da bitti diyecekken bir pazılın küçük bir parçasını ancak tamamlıyordunuz. Zaten daha cümlenin başında söz edilen “bir çağın vicdanı olmak” da bir tamamlamayı, tamamlanmayı işaret etmiyor muydu? Bizi biz yapan, bizi bizde tamamlayan unsurları yakalamak ve bir vicdan süzgecinden geçirmek! Sadece aklın kontrol ettiği bir yol yoktu karşınızda yolun tamamlanma- sı ve köprüden geçiş irfanla da tamamlanmalıydı. Nerede kalmıştı eksik bırakmıştık, nerede bölünmüş, nerede parçalanmıştık. Ne zaman arkamıza bile bakmadan yollara düşmüştük, nereye gideceğimizi bile bilmeden. Düstursuz kalmıştık, destur dediğimiz yerlerin üzerinden çiğneyerek geçmiş, karanlıklar içerisinde ışıksız kalmıştık.

Her işine besmeleyle başlayan ve attığı her adımda karıncanın bile hakkını “Hak” uğrunda imtina ederek gözeten bu millet; diktiği fidandan, ektiği tohuma ve oturup yemek yediği sofraya kadar, dahası nafakasını yürüttüğü mesleğinde aynı işi yürüten komşu esnafın dahi hakkını kollayan bu millet vicdanını nereden alıyordu? Adap üzere, kul hakkı üzere, şükür üzere Hakk’a teslim olmuş bu toplum nereden nereye geldi? Bir çağın vicdanı olan asırlara hakkıyla, adaletiyle hükmeden bu milletin ecdatları hangi minval üzere idrakimize vurulan zincirleri kırmış, yalanları yok etmişti? Her düşüşünde daha sağlam daha diri ayağa kalkan bu milletin insanları hangi yüksek ruhla yaşıyorlardı? Yalan nedir bilmeyen, içinde yaşattığı adalet üzere insanlığı hizmeti her şeyin üstünde gören bu milletin çıkış noktası Yunus’un şu mısralarında sırlanmıştı: Dil söyler, kulak dinler; kalp söyler, kâinat dinler.” Gören göz neyi göreceğini, işiten kulak neyi göreceğini, konuşan dil neyi söyleyeceğini hâl üzre bilirdi. Evet hâl üzre bilmek bir yanı akıl bir yanı irfan olan tamamlanmanın hikâyesiydi aynı zamanda.

Yunus Emre, Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Somunca Baba bütün pirler, alimler, arifler bu yola baş koymuş insan ile insan, insan ile dünya, insan ile Allah arasında sözden, kelimeden, cümlesinden köprüler kurmuşlardı. İnsanlık adına, Allah rızasına kuşandıkları gayret kemerlerini bu yolda her türlü çile çekmeyi göze alarak katlanmışlardı. Bu çilelerin semeresini de gönül kırmadan gönül yaparak elde etmişlerdi. Evet ötekileştirmeden, farklılığını fark ettirmeden, bunu yüzüne vurmadan yapmışlar, bütün insanlığın gönlüne talip olmuşlardı. Köprünün temeli, herbir burcu bu sevgi üzerine atılmış, sağlamca mayalanmıştı.

Onlar uyandırdılar gaflet uykusundan insanlığı! Yundular, arıttılar, özündeki kemali açığa vurdular. Böyle kaç asır insanlığı ayakta tuttular. Her şey yiterken ellerinden, bir bir kaybolurken yine de bunu yitiş, kayboluş olarak görmediler, kaçmadılar. Dünya hırsına, nefsin gözalıcı makyajına kanmadılar. İnandıkları yoldan asla dönmediler. Hep şöyle dediler Yunus’tan alıp hikmetini sözün :

Edebim el vermez/ Edebsizlik edene/Susmak en güzel cevap/ Edebi elden gidene”

Cemil Meriç için irfan köprüleri kurmak bir gayeydi ama tamamlanmamış bir ayağı eksik kalmış bir köprüydü. Bu akılla, ilimle tamamlanabilirdi ancak. Tarihine, kültürüne, kimliğine çıplak gözle soyutlamadan bakan bir göz. Bu vatan topraklarımızın buluştuğu merkez üzere bir bakıştı aslında. Muhteşem mazinin temelleri de böyle atılmıştı, kendi ayakları üzerinde dengeli bir şekilde duran bir duruş. Akli temellerin her bir yerde izini görüyordunuz. İlimden sanata, kültüre yansıyan bu muhteşem gelişim medeniyette kendini tamamlıyordu. Ruh ve bedenin tamamlandığı bir uyumdu bu. Sinan’ın camilerindeki ihtişam ve tevazunun uyumu madde ve mananın Hakk’ın huzurundaki teslimiyetiydi aslında. Bunu günümüzde nasıl bir çekirdekte özümseyip geliştirecektik? Muhteşem bir maziyi muhteşem bir istikbale nasıl bağlayacaktık? Bu da “Işık Doğu’dan Yükselir” parolasında saklıydı. Doğu’nun kültür ve medeniyetini tüm felsefesiyle tanımak, tanımlamak; bunu Batı’nın kültür ve medeniyetinin geldiği noktada tanımak ve tanımlamak. İkisinin birleştiği noktadan kendin olma şuurunda son noktayı koymak. Düşünmek ve üretmek!. Düşünen ve üreten nesiller yetiştirmek. Bunun adı “Haluk olur, Mehmet olur, Memet olur, Asım olur” ama merkezindeki hareket noktası tüm gerçeğiyle “Biz”de toplanmış bir nesil olur? Burada son noktayı bırakalım Cemil Meriç koysun:

“Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol!..”

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.