Bîhaber’den Tutunamayanlar’a

Bu haber 03 Temmuz 2018 - 2:39 'de eklendi ve 731 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

İsmail ZORBA

Bir şöhretin kurulması için anlayanlar kadar, anlamayanlara da ihtiyaç vardır.”

Fatih Baha Aydın (Kâzım Kanmaz-Bihaber’den.)

Belli bir birikime sahip, özgünlüklerini eserlerine yansıtıp edebiyatımıza yeni soluk kazandıran genç yazarları okumak beni müthiş heyecanlandırıyor. Sahip oldukları kültürel zenginlik ve genç yaşlarına rağmen cümlelerine sirayet eden farkındalık eserle yazar arasındaki iletimde biz okurlara yenilenmeler katıyor.

Türk Edebiyatı dergisinin haziran sayısında yeni çıkan “Bîhaber” romanı üzerine genç yazar ve akademisyen Fatih Baha Aydın’la yapılan röportajı okuduktan sonra kitabı edinip okumaya başladım. 2018 yılı okumalarımda yıllar sonra ilk kez okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Bihaber romanları arasında bir şekilde tamamlanmışlık hissettim.

Edebiyatımızın çok göz ardı edilen medeniyet ve estetik ayrıntılarına ve bu ayrıntıların arasında büyük bir erezyona uğramış aydın kimliğine farklı bakışlar barındırıyordu bu kitap. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ından, Bîhaber’in Kâzım Kanmaz’ına orta halli aydınımızın farklı yansımalarına tanıklık ediyorduk.

Bîhaber romanı arayışlarını tüketmiş hatta kaybetmiş, pusulasız ve rotasız bir geminin dümeninde ne işi olduğunu bilmeyen, kendi içinde kaybolmuş aydınımıza; Oğuz Atay’ın yerinde tespitiyle “Tutanamayanlar”a farklı bir pencereden bakıyordu. Hayri İrdal, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’de yaşadıklarına ne kadar bîçare kaldıysa, eylemleri hükümsüzleştirildiyse Fatih Baha Aydın, Bîhaber’de Kâzım Kanmaz üzerinden bu çaresizliği hükümsüzlükten, eylemsizlikten kurtarıp kişinin kendi iradesine bırakıyor.

Romanda, toplumumuzun, aydınımızın ve medeniyetimizin içinde bulunduğu göstergeler “hakikat”in üç penceresinden aşama aşama yansıtılıyor: “İnkâr, İdrak ve de İnşâ” Bu üç aşamada Kâzım Kanmaz’ın şahsında hayatının merkezini sağlam bir nokta üzerinde tutturamayan hatta buna tutunamayan aydınımızın geçirdiği bütün değişimlerde doğruyu, güzeli, iyiyi, ahlakı irade noktasında keşfederken, tanırken ve de bizzat kabul ederken roman kahramanı düşünceden eyleme geçişte sıkıntılar, ızdıraplar yaşadığından hep yanlışa sapıyor. Bu sapışlar aslında bir kaybedişin hükümsüzlüğüne sebeb oluyor. Bu hakikatte kendi kör fasit dairesinde dönüp duran ve bir türlü çıkış noktasını bulamayan insanımızın yalnızlığı.

Roman, hayata farklı bir insan üzerinde dokunmaya çalışıyor. Aslında hiçbir farklılığı, farkındalığı, özelliği olmayan içimizden biri Kâzım Kanmaz. Doğduğu andan geldiği ellili yaşlara kadar süren hayatında hakikatin elinden tutamamış bir insan. Bir çekirdek ailenin içerisinde yalnız büyüyen bir çocuk.

Ebeveynler kendi dünyalarının yalnızlığına çekilmiş, bir çift olarak kendini tamamlayamamış bir aile. Bu ailenin evladı birbirine bu kadar uzak ebeveyn arasında kendi dünyasında yalnızlığa mahkum edilmiş bir çocuk. Aslında anne de baba da çocuklarını seviyorlar ama; kişilik olarak sahip oldukları evlatlarını tanımaktan çok uzaklar. Birbirlerinden habersiz yaşayan aile bireylerinin dramı karşımızda.

Toplumun birbirinden habersiz bu bireyleri, nesilleri hakikatin ışığından, güzelliklerinden uzaklaşıyor. Hakikatten uzaklaştıkça yalnızlaşıyor, kayboluyor ve de sahip olduğumuz hayata bir türlü tutunamıyorlar. Günümüze yansıyan profil bu ahenksizliğin, yitmişliğin bir tamamlanması. Bir evin odasında yalnızlığa mahkum edilmiş, sanal alemden başka dünyası olmayan, hayattaki gün ışığını bile göremeyen gençler. Bîhaber gençler, bîhaber insanlar, bîhaber hayatlar.

Romanın kahramanı Kâzım, ailesinden, çocukluk arkadaşlarından çok uzakta. Kendine yakın hissettiği, mutlu olmayı öğrendiği anlarda yaşadığı heyecanlar birer sabun köpüğüne dönüşüp kayboluyor. En yakın arkadaşı İrfan, üniversitede kendisine köprü olan Emre ve hayatının biricik aşkı Feyza yaşattıkları bir anlık saadetten sonra Kazım’ın hayatından kendi gerçekliklerinde kayıp gidiyorlar.

Bu tüketim toplumunda aslında hepimiz Kâzım’ın yaşadığı hakikatle karşı karşıya değil miyiz? Hayat elimizden kayıp gitmiyor mu? Çünkü kişiliğimize yön verecek, bizi kendi şahsiyetimizin kararlılığında sadece kendimize ait merkezde yön bulmamızı sağlayacak iradeden, ahlaktan, erdemden, ilimden, irfandan ne kadar uzağız?

Hakikatin aynası olan bu hasletler olmayınca aynı roman kahramanı Kâzım’ın düştüğe tuzağa düşüyoruz :”Yalan”a!.. Kendi iradesiyle, ahlakıyla, ilmiyle, irfanıyla ve de onuruyla mücadele edecek kararlılıkta insanlıktan uzağız. Bu yalan bizi daha kolay olana götürüyor. Hakikatten “İnkâr”a!

Kâzım Kanmaz, üniversite yıllarına kadar yalanla hayatını idame ettirebildi ama; kampüste tanıştığı entelektüel arkadaşı Emre ve “Teferruattaki Nezaket “ grubu sayesinde hayatında yer alabilecek güzelliklere dokundu. Bu güzellikler yaşadığı hayatı, toplumu ve de insanı farklı bir gözle, hakikatin pırıltılı gözüyle görmesini sağladı. Bir fotoğraf makinesinin kamerasında keşfettiği güzellikler kendisinin “insan” olarak içinde bulunduğu hikayeyi görmesini sağladı. Ama oğlunun yaşadıklarından habersiz babasının yanlış bir kararı Kâzım’ı içinde bulunduğu hakikatin güzelliklerinden kopardı.

Aslında Kâzım Kanmaz, sahip olduğu güzelliklerin farkında bile değildi. Annesi ve annesinin okuduğu mesnevi ve o ruh temayülleri sayesinde tanıdığı maziden bir ses olan Nazif Bey sayesinde hayatına giren musiki, resim ve estetik kültüre ait entelektüel birikimler onun kişiliğine incelikler katmıştı. Ama hepsi yüzeyde kaldı; ruhuna, kişiliğine nüfuz edemedi. Çünkü üflediği neyde, okuduğu mesnevide, dertleştiği arkadaş grubunda hep küçük hesaplar vardı. Hayatında araçlar amaç haline dönüştü.

Bu yüzden Bîhaber Kâzım yaşamı boyunca, bir kaybeden olmaya devam edecekti. Bu kaybediş ve aldanışlar Nazif Bey’den, annesinden, babasından habersiz yaşayan roman boyunca Kâzım’a hükmedecek.

Hakikati inşa noktasında geldiğinde aradığını bulduğunu zannettiği yenilenme aslında onu en büyük yalanına götürecek. Bu yalan sadece kendisini değil, ilim çevresini, toplumu can evinden vuracak boyutlara varıp insanların yaşamında infialler yaratacak.

Üniversitede akademisyen olma talihini kazanmış Kâzım Kanmaz bu en büyük aldanışında siyasete, devlet yönetimine ve toplumun her kesimine yansıyan yalanlarla besleniyor. Aynı minvalde hikayeye sahip Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Halit Ayarcı’dan çıkış bulan bu yalan intihaller, hırsızlıklar, çalıntı ve kopya üretimler yaratacak.

Özünü, mayasını kaybetmiş bir hakikatin ilmi ahlaksız, irfansız nasıl gelişebilir ki? Kendine saygısı, özgüveni olmayan Kâzım Kanmaz’lar üretimin neresindeler? Hatta üretecek beyinleri gök ekinken biçecek merkezdeler. Bundan dolayı topluma dair bütün olumsuz göstergeler bizim hakikati görmemizi engellemeye devam ediyor.

Romanın sonlarında kendi hakikatinden bu kadar habersiz kendi yalan girdabında yuvarlanan Kâzım Kanmaz kendi ağzıyla hakikati itiraf ediyor:

Herkes biliyor neyin yalan, neyin gerçek olduğunu. Biz büyümedik. Hepimiz çocuğuz. Hep yaşlandık ama hiç büyümedik. Çocuk yalan söyler, yalan söyleyen çocuktur.”

İşte bütün hakikat bu cümlelerde saklı. Bir türlü büyümesine izin verilmeyen, kendi olması için her türlü engelin konduğu, bastırılan, susturulan, mayasından, kimliğinden uzaklaştırılan aydımızda, insanımızda. Aşağılık kompleksine mahkum edilen ve de “melâli anlamayan nesil” olmaya zorlanan nesillerimizde.

Ahmet Cemil’den Kâzım Kanmaz’a kendi hikayemizde. “Bîhaber” romanı yeni, taze bir soluk. Aslında Oğuz Atay’dan “Tutunamayanlar”, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan “ Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Hüseyin Nihâl Atsız’dan “Ruh Adam ve Z Vitamini”, Peyami Safa’dan “Yalnızız”, Erhan Bener’den “Yalnızlar”, Samiha Ayverdi’den “Mesih Paşa İmamı ve Yolcu Nereye Gidiyorsun?”a kadar okunacak, tahlil edilecek ve neticede hakikati idrâk ve inşa edeceğimiz o kadar eser var ki?

Bir yerlerden, bir şeylerden haberdar olmak için okumaya başlamalı. Özellikle kendi merkezimizden. Neticede “Bîhaber” kaldıkça “Bîhaber” yaşamlar sürmeye, “Bîhaber” insanlar olarak kaybetmeye mahkumuz.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.