Başbuğ´u ağlattılar

Bu haber 03 Eylül 2010 - 0:00 'de eklendi ve 777 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Eşi ve
çocuklarından söz ederken duygularına hakim olamadı; sesi titredi, gözleri
doldu, kelimeler boğazında düğümlendi.

Neyse ki
imdadına salondan yükselen alkış yetişti. Yoksa konuşmasının devamını
getiremeyebilirdi. Türkiye ağlayan bir Genelkurmay başkanını ilk kez gördü. Onu
ağlatan ailesi mi yoksa yaşadıkları mıydı anlaşılamadı. Her ikisi de olmalı…
‘Kaderime ağlıyorum’ dediğini duyar gibiyim. O ağlamasın da kim ağlasın… İki
yıl hiç rahat yüzü görmedi. Her adımı tartışıldı, her sözü tepki çekti. ‘Az
konuşacağım’ diyerek oturdu koltuğa. Ancak ne çektiyse dilinden çekti. Onun
kadar söyledikleri tartışılan başka komutan gelmedi. Balıkesir’de parmağını
sallayarak yüksek perdeden konuştu. Konuşmadı, bağırdı, gürledi… Ama yağmadı.
Sert yüz ifadesi ve öfkeli ses tonuyla herkesin korkarak hizaya geçeceğini
sandı ancak kimse tınmadı. Aksine ‘İndir o parmağını general’ manşeti atanlar
oldu. Daha sert karşılık gördü. Pes etmedi, ders almadı. Trabzon’da savaş
gemisinden mesaj vermeyi denedi. Herhalde geminin heybeti korkutur diye
düşündü. Sabahın erken saatlerinde çıktı, bağırarak konuştu. Her hali ve
sözüyle ‘benden korkun’ demeye çalıştı. Demokratik talepleri ne mesajın
sertliği ne de savaş gemisi sindirebildi. ‘İç kamuoyuna savaş gemisinden mesaj
vermek ayıp olmuyor mu Paşa’ itirazlarıyla karşılaştı. O halkın paralarıyla
alınan gemiler milleti korkutmak için değil düşmanlarla savaşmak için… Yanlış
yaptığını görmüş olmalı ki arkasını getirmedi. Savaş uçağı, denizaltı gibi
farklı mekânlara yönelmedi. Aslında ‘az konuşacağım’ diyerek iyi başlamıştı. Filozoflara
yaptığı referanslarla ‘entelektüel paşa’ havası yaymıştı. Bir konuşma sonrası
bu sütunda kendisini ‘akademik paşa’ diye nitelemiştim. Huntington’dan,
Montesquieu’den söz etmesi herkes gibi beni de umutlandırmıştı. Onun döneminde
demokrasi, özgürlükler, sivil-asker ilişkileri Montesquieu’nun ülkesinin
standartlarını yakalayabilirdi. Genelkurmay Başkanlığı bile Milli Savunma
Bakanlığı’na bağlanabilirdi. Huntington’u, Montesquieu’yu bu kadar önemseyen
komutan Türkiye’yi Batı’ya yaklaştıracak reformlara önayak olabilirdi. Ama
olmadı. Umutlar erken söndü. Entelektüel yanı kısa sürede kayboldu. Akademisyen
paşa ilk karşılaştığı sınavda bocaladı, sorunların üstesinden gelemedi,
emsallerini olağanüstü dönemlerde çok gördüğümüz sıradan örneklere dönüştü. Karargah’ta
‘irtica eylem planı’ adı altında hükümet partisini bitirmeye yönelik yasa dışı
çalışma yapanlar oldu. Ne üzerine gitti ne de kendisini temize çıkarabildi. Ya
altında neler olup bittiğinden habersizdi ya da içeriye başka dışarıya başka
davrandı. Belgesi deşifre olunca kameraların karşısına çıktı ve ‘Aslı yok,
kâğıt parçası’ dedi. İnandırıcılığını o gün yitirdi. Kimseyi ikna edemedi.
Ondan beklenen, bu yasa dışı faaliyetin hesabını sormaktı. Tabii işin içinde
değilse… Çok geçmeden gerçekler gün yüzüne çıktı. O belgenin kâğıt parçası
olmadığı anlaşıldı. Toprağın altından TSK’ya ait patlayıcılar, el bombaları,
silahlar fışkırdı. Eline aldığı LAW silahını göstererek ‘Bu boru’ dedi. O
silahlardan Mustafa Dönmez adlı subay mahkûm oldu. Döneminden söz edilirken
‘kâğıt parçası’ ve ‘boru’ açıklamaları hep hatırlanacak. 50 yıla sayısız darbe
sığdırmış bir ülke için bunlar sıradan olaylar değildi. Hukukla sınavında
başarılı olamadı. Adaletin tecellisini engellemeye çalıştı. Yargıya yardımcı
olmadı. Tarihin vicdanına karşı sorumluluğunu yerine getiremedi. Bir ülke
darbecilerle hesaplaşırken o maalesef tarihin akışını kavrayamadı ve darbeye
bulaşanları koruma duygusuyla hareket etti. Bırakın iki yılını, son YAŞ süreci
hakkında hüküm vermeye yeter. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın rezervini bilmesine
rağmen Hasan Iğsız’da inat etti. İstifa resti çekti, çeşitli oyunların içine
girdi. Sonunda geri adım atmak zorunda kaldı. Olan istifaya zorladığı Atilla
Işık’a oldu. Işık’ı bir daha gören olmadı, hiçbir törene de gelmedi. YAŞ
sürecini yüzüne gözüne bulaştırdı. Ve iki yıl bitti. İlker Başbuğ dönemi sona
erdi. Yaptıklarıyla söyledikleriyle hem kendisini hem de TSK’yı yıprattı.
Sonunda ne darbecileri memnun edebildi ne darbeyle hesaplaşmak isteyenleri…
Ne de arada gelenleri, araftakileri yani. Bir gelenek askıya alındı; madalyasız
veda etti. Ağlayarak gitti.

MUSTAFA
ÜNAL    ZAMAN GAZETESİ     29/08/2010

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.