Baba başka hangi meseleyi çözdü?

Bu haber 12 Ekim 2010 - 0:00 'de eklendi ve 659 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Dünyanın bütün bilgilerini, bütün kriptolarını, bütün sağlık raporlarını da önüme yığsalar, hissiyatım değişmez.
Rahmetli Turgut Özal’ın, normal yollardan rahmeti rahmana kavuştuğuna inanmıyorum.
Bildiğim bir şey yok…
Elimde “hissiyatımı” somutlayacak bir veri de yok…
Bir tanıklık, bir ifade, bir belge… Hiçbir şey yok.
İnancım bu yönde sadece… Özal’ı öldürdüler yahut ölümünü çabuklaştırdılar… Ya da “ölümüne göz yumdular…”
Konu, mahdum Özal’ın “babama suikast tertipleyenleri isim isim biliyorum” açıklamasından sonra yeniden gündeme geldi…
Usuldendir: Konu her yıl, mahdum Ahmet Bey yahut refika Semra Hanımefendi’nin (kimilerine göre “gündem yaratma gayretiyle”) gündeme gelir, bir süre konuşulur, ortaya birtakım tanıklıklar ve belgeler dökülür, sonra unutulur gider…
Bir ara “kayıp saç kılını” tartışmıştık.
Buna bir süre sonra “kayıp kan örneği” ilave olundu…
Bu kez, Kartal Demirağ’ın rahmetliye düzenlediği suikastı ve rahmetlinin hiç de normal olmadığı söylenen “ölümünü” tartışıyoruz.
Mahdum Ahmet Özal, suikasttan bahis açıp, bir dönemin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun ismini verince, gözler ister istemez generalin yapıp ettiklerine ve Turgut Özal’ın Çankaya’daki “sessiz sedasız ölüme” çevriliverdi.
General, bir gayrı nizami harp uzmanıydı ve “uzmanlığı” çerçevesinde Kıbrıs’ta cami yaktıklarını itiraf etmişti… Sonradan yalanladı, “Yanlış anlaşıldım, Rumların cami yaktıklarını söylemeye çalışıyordum” dedi ama pek de inandırıcı olamadı…
Bana sorarsanız, cami olayının kahramanıyla, Özal suikastı arasında, dolaylı ya da dolaysız, bir bağlantı yok… Varsa da, bunu Kartal Demirağ bile bilemez.
Herhalde, “Kıbrıs’ta cami yaktıran general,
içeride neler yapmaz ki?” demek isteniyor. Geçelim… Biz, şimdilik, rahmetlinin “normal olmadığı” söylenen ölümüyle ilgiliyiz. Ben en çok “dokuzuncu” namıyla maruf eski Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in düşüncesini merak ediyordum.
Ne diyordu muhterem?
İddialar onun kafasında da bazı soru işaretleri oluşturmuş muydu?
Mahdum ve refika neler de konuşuyorlardı böyle? Özal açık bir ihmale mi kurban gitmişti? Zehirlenerek mi öldürülmüştü?
Ne olmuştu?
Merakımı giderecek açıklamaya nihayet dün “gazete haberlerinde” tesadüf edebildim.
Tabii, açıklamanın kendisinden çok, haberde kullanılan başlık dikkatimi çekti: “Demirel, Özal suikastına son noktayı koydu…”
Muhterem Demirel, ölümün “tabii yollardan” gerçekleştiği inancında…
Şöyle diyor: “O günkü doktorlar hadiseyi olduğu gibi anlattılar. Devletin makamları yapacak ne varsa yapmıştır. Bütün raporlar ve bilgiler o istikamette değil. Vadesiyle ölmüştür…”
Bu mudur?
İddialar, yeni bir araştırmayı icbar etmiyor mu?
Kuşku duymamalı mıyız?
Devletin her söylediğini sorgusuz sualsiz kabul mü etmeliyiz?
Madem Baba “son noktayı” koymuş ve meseleyi çözmüştür… Bugüne kadar “bu şekilde” çözdüğü kaç mesele var? Gazi olaylarını mı çözdü? Madımak’ı mı çözdü? Faili meçhulleri mi çözdü?
Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu suikastında da devletin söylediklerine mi itibar etmeliyiz? Ne yapmalıyız?
Hem, vadesiyle ölecek olan Özal’ın “iki ay sonra yolcu olduğunu” Baba nereden biliyordu?
Bu bilgiyi kimden almıştı, niçin Hüsamettin Cindoruk’la paylaşma gereği duymuştu? Ve biz bütün bunları niçin Emin Çölaşan’dan okumuştuk?
Ahmet Kekeç / Star / 07-10-2010

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.