AYAKLARININ ÜSTÜNE KOYARKEN

Bu haber 14 Ağustos 2010 - 0:00 'de eklendi ve 741 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Bizim
cumhuriyet tam anlamıyla “tersinden” kurulmuş bir cumhuriyetti. Osmanlı’nın bir
mezbelelik halinde bıraktığı Anadolu’da gelişme imkanı bulamamış köylü bir halk
yaşıyordu. Avrupa’yı görmüş “subaylarla” aydınlar, kendilerini bu “köylülerden”
çok daha akıllı, bilgili ve çağdaş buluyorlardı. Her ne kadar Atatürk “köylü
efendimizdir” dese de köylülere “efendilik” vermeye pek niyetleri
yoktu.“Kutsal” olan Halife’den devraldıkları iktidarı meşrulaştırabilmek ve
köylülere kabul ettirebilmek için “devleti” kutsallaştırdılar. Halkın, halife
olan padişaha gösterdiği “sadakati” yeni devlete göstermesini istediler. Halkın
“üstünde”, kutsal değerlere sahip, sorgulanamaz bir devletimiz oldu. Devlet,
halka hizmet etmeyecekti. Halk, devlete hizmet edecekti. Halk, devleti
denetlemeyecekti.

Devlet,
halkı denetleyecekti. En önemli değer “sadakatti” ve halk devlete sadık
olacaktı. Sadakatin ölçüsü de “devlete gösterilen” itaatle, devletin hiçbir
kararını ve eylemini sorgulamamakla belirleniyordu. Devletin yaptıklarını
sınırlayacak hukuksal bir alan yoktu, hukuk halkın yaptıklarını hatta
düşündüklerini sınırlamak için kullanılıyordu. Devletle halk arasındaki bu
“çarpık” ilişki sorgulanmaya kalkışıldığında “silah” devreye giriyor ve
sorgulayan cezalandırılıyordu. “Parasını” devlet hazinesinden alan herkes bu
“kutsal” kalkandan yararlanıyordu, 
hepsinin dokunulmazlığı vardı.

Parayı
veren halkı koruyabilecek hiçbir şey yoktu. Çok uzun yıllar devam etti bu
düzen. Bu düzenin çarpıklığı anlaşılmasın diye Türkiye’nin kapıları dünyaya
kapalı tutuldu, halka kendi devletini başka devletlerle “kıyaslama” imkanı hiç
verilmedi. Daha sonra dünyanın ve çağın zorlamasıyla “çok partili” rejime
geçtik. Seçimler yapılıyordu ama devletin “kutsallığı” mıh gibi duruyordu.
Generaller, yargıçlar, bürokratlar kutsaldı. Sorgulanamazlardı.

Halk,
devletten bir talepte bulunamazdı. Kürtün Kürt olması, dindarın dindar olması,
solcunun solcu olması, Alevi’nin Alevi olması yasaktı, onların hepsi
“kimliksiz” bir halkın “kişiliksiz” parçalarıydı. Devlet, onların nasıl
olmasını isterse, kim olmasını isterse öyle olacaklardı. Böyle manasız ve
çarpık bir yapı 15 milyonluk bir köylü toplumunda geçerli olabiliyordu. Ama
dünyayla birlikte Türkiye de değişti. Nüfusu büyüdü, ekonomisi büyüdü, bilinci
gelişti, kuşkuları arttı, talepleri çoğaldı. Şimdi, “tersinden” kurulmuş
cumhuriyeti “ayaklarının” üstüne oturtmaya çalışıyoruz. Askerleri artık halkın
oyuyla seçilmiş siviller yönetiyor. O sivillerin arkasında milyonlarca oy ve
yüz milyarlarca dolarlık bir ekonomi var. Eski cumhuriyetin adamları bu
değişimi “kriz” sanıyor. Bu kriz değil, normalleşme. Kürtler, “özerk” yönetim
talebinde bulunuyor ve bu talebi tartışmaya açıyor.

Eski
cumhuriyet, bunu bir “başkaldırı” gibi görüyor. Bu da bir normalleşme… Halkın
bir kesiminin, tartışılması gereken, akla ve çağa uygun talebi. Özerk yerel
yönetimler talebini sadece Kürtler için de değil, bütün ülke için tartışabilmeliyiz,
merkezi bir yönetimin mi yoksa özerk yapıların mı halkı daha zengin, daha mutlu
yaşatacağını konuşmalı, ona göre karar vermeliyiz. Bu talebin öncelikle Kürtler
tarafından dile getirilmesi, onların cumhuriyetin en fazla ezilen kesimi olmasından
kaynaklanıyor. Anayasayı değiştirmek için referanduma gidiyoruz, bu da bir
normalleşme…  Devleti denetim altına
alacak değişiklikler yapmak istiyoruz. Halkın “nasıl” olması gerektiğine
devletin karar verdiği bir ülkede, şimdi “devletin” nasıl olması gerektiğine
halkın karar vereceği bir döneme giriyoruz.

Normali
budur.

Öyle
uzun süre “anormal” bir yapıyla yaşadık “normalleşme” bize kriz gibi gözüküyor.

Hiç
merak etmeyin “kriz” geçirmiyoruz, cumhuriyeti ayaklarının üstüne oturtuyoruz,
“kriz” diye bağıranlar kendilerini “baş” sanan ayaklar,  yakında gerçeğe alışırlar.

AHMET
ALTAN       TARAF GAZETESİ    10/08/2010

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.