Ak Kağıda Mısralar Dizmek!..

Bu haber 10 Ağustos 2015 - 19:08 'de eklendi ve 723 kez görüntülendi.
İsmail Zorbaismailzorba@hamlegazetesi.com.tr

“Ve sen ey şair kaygının tatlı dumanları altında

Nasıl da benzersin ıssızda tarla süren çiftçiye

Yeryüzüne muntazam yarıklar çizer traktör

Ve sen mısralar dizmek peşindesin ak kağıda

Yalçın Ülker

 

Hayatımızın ak sayfalarını çıkarmak istesek, sütten çıkacak ak kaşık misali tertemiz, billûr gibi sayfalar önümüze serilir mi acaba? Tertemiz bir mazi, bizi tertemiz bir bugünden yine tertemiz bir geleceğe akıtabilir mi? Damarlarımızda akan kan gibi an be an temizlenebilir mi? Aklanıp paklanabilir mi? İnsan vücudunun sahip olduğu saf bakıyeye dönüşüm sistemini ruh iklimimize aktarabilir miyiz?

Aslında her şey basit ve kolay olandan başlıyor. Görülmesi gereken daha cümle kurulmadan ilk hamleyi gerçekleştirmekten geçiyor. Başlangıçtan, doğumdan, çocukluktan geçiyor. Daha çocukluk zamanlarında, daha saf ve daha masumken; kaygılardan azâdeyken çocuğa bakmaktan, çocuğu görmekten geçiyor. Evet, önce bakmak sonra görmek. Onun yüzündeki masumiyeti, sevgiyi, teslimiyeti, mutluluğu bozmadan. Onun daha çocukken çekilmiş fotoğrafına yansıyan gözlerindeki ışıltıyı, gelecek resimlerine  taşımasını sağlayarak belki de..

Biraz da kendi çocukluğumuza bakmaktan başlıyordur belki de ak sayfaları arayışımız. Üzerine hayâllerimizi, planlarımızı bir çocuk saflığında aktardığımız sayfalara bakmaktan geçiyordur belki de. Belki o unuttuğumuz çocukluk sayfalarımıza geri döndüğümüzde, o sayfalara şöyle bir baktığımızda yakaladığımız cesaret önümüzdeki ak kağıtların daha temiz yazılarla dolmasını sağlayacaktır. Hem de hiç lekelenmeden, sararmadan, kirlenmeden. Tertemiz, akpak, billûr gibi.

En kötüsü nedir, diye düşündüğümüzde; cevabı ak kağıtlara hiçbir yazı yazılmadan öylece boş bırakılmış sayfalarla dolu bir ömre sahip olmaktır belki de. Ak kağıtlar boş kaldıkça; o, görevini hiç bir zaman yerine getirmiş sayılmaz ki!. Daha da kötüsü ak kağıtlara bizim olmayan, bizden olmayan karalamaların kopyalanarak yapıştırılmasıdır belki de. Bir yanda hiç yaşanmamış hayatlar; bir yanda başkasının adına yaşanmış, kopyalanmış hayatlar.

İşte çocuk, çocuğun ruhu o kadar değerli ki. İnsanın ak kağıtlara aktaracağı en değerli zamanlar onlar. Hatta insanın en kıymetli hazinesi. Evli çiftlere derlermiş ki, gerçek anlamda evli olmak istiyorsan eğer;  bir altın topa sahip olmalısın. Bir altın topa sahipsen, gerçek anlamda aile olmayı başarmışsındır. Çünkü evin altın topu çocuklardır. Çocuklar sadece bir ailenin değil bir milletin hatta; bütün kainatın altın topudur. Yaşamımızın bir anlam taşımasıdır. Tadına, tuzuna ermesidir, tat bulmasıdır.

Sokakta yürürken çocuk yüzleri, bebek yüzleri ararım. Eğer o yüze rastladıysam; onların yüzlerinden yansıyan cennet sırları beni kendime getirir. Cennet sırları dedim evet, bütün masumiyet, saflık, temizlik, sevgi ve güler yüz; cennetin tasvirini tamamlar. Her çocuk yüzünde yeniden doğarım, her çocuk gülüşünde yeniden aydınlanırım. Ve her çocuğun ağlayışında da kendime gelirim. Her kendime geliş yeni uyanışlardır, yeni dirilişlerdir aslında. Önümde yazılacak daha çok ak kağıtlar vardır. O kağıtları lekelemeden, kirletmeden yazmalıyım tüm yazacaklarımı. Çocukluğumu geleceğe en masum, en temiz haliyle taşımalıyım.

Yazımın başlangıç noktası gözlüklerimi değiştirmemle başladı aslında. Gözlükler değişince hayata bakışımı değiştirecek yepyeni pencerelere sahip olmuştum aslında. Bu da bir yepyeni bir heyecan, yepyeni bir güzellik demekti benim için. Yaşanan her yeni heyecan ve güzellik beni yine çocukluğuma götürmüştü. Böylece kendi içimde yaşadığım bu yolculukla yeni okumalara, yeni yazmalara girişebilirdim.

Kırk kusur yıldır taktığım gözlüklerimi hep aynı yerden alıyorum: “Yalçın Optik’ten!” Zaman içerisinde iş yerinin adı babadan oğula devredildiği için yenilendi “Hakan Optik” oldu. Bir esnafın yediden yetmişe müşteriye gösterdiği nezaket dolu, sevgi dolu samimi yaklaşım bir ömre sığabiliyor demek ki. Yıllarca o dükkan sizin bir parçanız haline gelebiliyor. Vazgeçemediğiniz, hatta bahane uydurup uğradığınız bir dost kapısı. Cümle kelamın sırrı esnafa aslında bu güler yüzde, bu samimiyette, bu inanmışlıkla verilmemiş mi aslında. İlkokul sıralarındaydım gözlük takmaya başladığımda, kaç tane gözlüğü kırdığımı, rahmetli babamı ne kadar çok masrafa soktuğumu hatırlamıyorum. Rahmetli Yalçın Amca, ne kadar tatlı dilli bir esnaftı. Ölçümü bizzat kendisi alırdı büyük bir titizlikle. Aynı nezaket, aynı tatlı dil oğlu Hakan Bey’e de geçince bizim müşteriliğimiz yıllarca devam etti. Oradan her aldığım gözlükle hayatıma yeni güzellikler katıldığını düşünüyorum.

Gözlük meselesi aslında bir damla. Koskaca dünyamızda bir damla. Hayatımızı sarıp sarmalayan her duyguda, her heyecanda hatta her başlangıçta çocukluk anılarımızı süsleyen yaklaşımlar, davranışlar, sözler ak kağıtlara yazacağımız yazıları belirleyecektir. Anne, baba, kardeş, akraba, dost, komşu ve de esnaf!.. Cümle insanların anılarıyla zenginleşecek yazacağımız yazılar. Onun için bırakalım çocukluğumuzun okumaları saf, tertemiz, billûr gibi olsun ki geleceğe yazılacak yazılar da ak kağıtlar üzerine hiç leke bırakmadan, kirlenmeden yazılsın.

“Sen yaz şair tatlı bir kaygıyla, yitirmeden hevesini

Elbet gün gelir de dağılır buğdayın damaklarda

Hatta daha şimdiden alıyorsun karşılığını emeğin

Süzülüyor işte sürülen ak kağıda, çağın yoksul gecesi”

Yalçın Ülker

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.