Ahlat Ağacı ve Meyvesi

Bu haber 17 Ekim 2017 - 0:36 'de eklendi ve 2.550 kez görüntülendi.
Namık Açıkgöznamikacikgoz@gmail.com

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Yok!… Nuri Bilge Ceylan’ın yeni filminden bahsetmeyeceğim; ahlat ağacının kendisinden ve meyvesinden bahsedeceğim bu yazıda.

Başka kültürleri bilmiyorum ama ülke muhitimizdeki kültürlere bakacak olursak, ahlat en garip ağaçlardan biridir veya en garip ağaçtır. Genel olarak “ahlat” dediğimiz ama benim çocukluğumun geçtiği yerlerde (Manisa’nın Turgutlu ilçesinin Osmancık ve civarındaki köyler) çöğür dediğimiz ağaçtır bu. Dikenine rağmen çocukluğumuzun gölgesidir çöğür ağaçları. Yamaçlarda dibinde dinlendiğimiz, bazen uyuya kaldığımız ve yıllar sonra adının “mangala” olduğunu öğrendiğimiz oyunu oynadığımız çöğür ağacı. Sözlükleri karıştırsak belki Latince soğuk bir kelime ile ifade edileceği için, adını, sözlükleri karıştırmadan “çöğür” olarak kabul ettiğimi ağaç….

“Ahlat” kelimesi bizim çocukluğumuza yabancıdır. 1965’te şehre taşındıktan sonra öğrendiğimiz bir kelimedir “ahlat”… Daha sonraki yıllarda, “ahlat”ın edebî dile ait, “çöğür”ün ise mahallî ağızlara ait bir kelime olduğunu fark ettim ama bu arada eski Türk çalgısı olan “çöğür”ün adının bu ağaçtan gelip gelmediği merakı da uyandı. Anadolu ağızlarında “ahlat”a “argun, alfat, banda, çakal armudu, çördük, çövür, dığdığı, dızdığı, haliç, kerte, kohoz, gelinboğan, panta, üngülüz, zingit, şekok” denir.

Anlamışsınızdır… Ahlat, benim için 9 yaşına kadar yaşadığım çocukluğumdur. Çocukluğumun bir kısmı ahlat/çöğür, bir kısmı sarı alıç, bir kısmı yabani erik (Biz “domuz eriği” derdik.) bir kısmı dedem sakalı otu, bir kısmı kuzu kulağı, bir kısmı keçibiciği (keçi memesi) ile geçmiştir. Bunları hepsi tabiat anamızın doğrudan verdikleridir. Yani arada gerçek ana-babamız olmadan, doğrudan kendimizin toplayıp yıkayıp yediğimiz ot ve meyvelerdir. Kıymetleri de oradan gelir: kendi emeğimizle elde ettiğimiz yiyecek…

Bütün bunların içinde çöğürün; yani ahlatın yeri ayrıdır…

Kuzu-oğlak güttüğümüz yamaçlardaki her çöğürün meyvesi (çöğür armudu) iyi değildir. Bazıları iri ve etlidir, bazıları küçük ve etsiz. Meyveler dallardayken yenmez. Kekremsi olur… Hani o “ham ahlat tadı” dediğimiz bir kekreliktir bu. İnsanın ağızını içini mahveden bir kekrelik.

Ahlat, daldan kopup yere düştükten birkaç gün sonra falan tatlanır. Tadı biraz muşmulaya benzer. Zaten yenme mevsimi de muşmulaya yakındır.

Dediğim gibi, çocukluğum bu ağaçlarla geçti. Baharda çiçekleri aklımızı başımızdan almıştır, yazları gölgesinde uyuduk veya oyunlar oynadık, dikenli dallarına çıkıp ne türküler söyledik ne ezanlar okuduk!… Biz bu yamaçtan, arkadaşlarımız karşı yamaçtan az mı atışma yapmışızdır? Etraf dağ ve gökyüzü… Özgürlük!… (Ben sesimi bu ağaçların üstünde söylediğim türkülerle açmışımdır.)

Bağlarımızdaki tarlalarımızdaki ahlatları babalarımız aşılayıp armut yetiştirmiştir ama meralardaki ahlatlar yabani olarak kalıp bizlerin olmuştur. (Dedemin tarlasının doğu tarafında, derenin başladığı yerdeki ahlat çok güzeldi. Şimdi o ağaç yok.)

Yıllar sonra, geçen sene evin yakınında birkaç ağacın meyvesinin güzel olduğunu fark ettim. Çocukluğuma döndüm… Seyreyleyin bendeki mutluluğu!…

Bu sene mevsim geldi… Biraz daha dikkatli baktım etrafıma ve bu sene de alıcın bol olduğunu gördüm. Yani bu sene de alıç bereketi var sevene. Beni hem ahlat sevindirdi hem de ahlat sayesinde çocukluğuma dönmem…

Ne dersiniz?… Bu yabani ve unutulmuş ağacın ve meyvenin gündeme sokulmasına? Mesela Ekim’in üçüncü haftası ile Kasım ortası bir zamanda, bol ahlatlı bir yerde “Ahlat Şenliği” yapılmasına ne dersiniz?

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.