Muğla’nın Dünü ve Bugünü

Bu haber 12 Kasım 2015 - 0:06 'de eklendi ve 1.594 kez görüntülendi.
Hüseyin Nizamoğluhuseyinnizamoglu@hamlegazetesi.com.tr
Nerede Kalmıştık

Muğla’nın dünü üç bölüm olarak ele alınmalıdır. Birinci bölüm, Osmanlı Hakanlığı dönemi ve sonu olmalı, ikinci bölüm, Cumhuriyetin ilanı ile 1950 arası olmalı. Üçüncü bölüm ise 1950’den itibaren bugünlere kadar olan kısım olmalı. Bize sorulan sual, 1950 öncesi ve sonrası Muğla’yı anlatır mısınız? olmuştur.

Bu soruları anlatmak için kendi yaşadığım bilgi ve belgeleri, olayları anlatmakla başlamak istiyorum;

MÜSLÜMAN ÇOCUKLAR NASIL SIKINTI ÇEKTİ?

Evde aileden her şeyi Allah yarattı. İnsanları ve bütün canlıları yaratan Allah, insanların gıdaları hakkında neler yenilir ve içilir nasıl yaşanmalı gibi bilgiler Kur-an, İncil, Tevrat adındaki mukaddes kitapları ve onu tercüme ederek insanlara öğreten peygamberler göndermiştir. Aileler nasıl namaz kılınır, neden ibadet edilir, gibi ön bilgiler aileden öğrenerek okula giden çocuğun bu defa TABİAT karşısına çıkar. Gerçi tabiat her şeyi yarattı denilmez ama insanların maymundan ürediği anlatılırdı. Okullarda Allah’tan bahseden yoktu.

İlkokulu bu kafa ile bitirdik. Bu defa orta okula gitme imkanı yok. Bayır köyü başöğretmeni Murhum Nejmi Yener’in teşviki ile köy enstitüsüne gittim. Bu okul hakkında çok şey duyuyordum. Bize bazı üst sınıf öğrencileri bazı icraatları dikkat edin diyorlardı. Bu bakımdan yönetimin ve öğretmenlerin inanç bakımından tutumunu dikkat kesiliyordum. Birgün ders arasında değişik konuya giren İngilizce Öğretmeni Aliriza Bey, adı Mehmet olan bir öğrenci arkadaşımıza şöyle dedi; Mehmet çağır bakalım Allah beni duyuyor musun de ve onu çağır ve konuş diyordu. Ben yerimde çivilenmiş dondum kaldım. Mehmet denileni yaptı. Bu defa öğretmen, gördünüz mü ses vermiyor. Şimdide beni çağır bakalım dedi. Benim için her şeyin sonu olmuştu.

ZEHRA TEYZE İSYAN EDİYORDU

Yıl 1936 ben yedi yaşlarındayım. Muğla Merkez Kurşunlu Cami önünde minder üzerine oturmuş kadınlar kendi imalatları olan dokuma mamüller satarlardı. Benim anam da bez dokurdu, çarçaf, baş örtüsü olan şamı türü el dokuması mamulleri Perşembe günleri orada satardı. Bir Perşembe günü bende anam ile orada iken belediye çavuşları ellerinde makas ile gelerek birden kadınların örtülerini kesmeye, tartmaya başladılar, kadınların bazıları kaçıyor, bazıları ahizer ediyordu. Birisi vardı ki sert şekilde çavuşlara sualler sormaya başladı. Sizi buraya kim görderdi? Bu yaptıklarınızı GAZİ PAŞA biliyor mu? Ben Gazi Paşaya iletilmek üzere şunları söylüyorum; Paşam, savaş öncesi ve arasında camilerde millete peygamber adına vaiz veren siz,

bu kadar nasıl duyarsız olursunuz. Medeniyet dediniz kılık kıyafet, yeni yazı inkilap sayıldı ve saygı duyduk, ama sonradan bize uymayan modellerin geldiğinden haberiniz var mı? Sol elle yemek, tırnak büyütmek, kızların mini etek giyimi, danslar geldi, genç çiftler dans sırasında eşleri değiştirme ne demek? Sofralarda içki adet oldu. Ezanlar değişti. Paşam işiniz çok zor. Allah yardımcın olsun. Savaşta şehit olan bizim olan Müslüman olan çocuklarımız böyle olsun diye mi gönüllü olarak ölüme gittiler. Gazi Paşam, size bu yaptıklarınızın hesabını soracaktır.

MUĞLA’NIN KURTULUŞ GÜNÜ 5 TEMMUZ’DUR

Muğla’yı İtalyanlar işgal etmiş ve savaş bizim zaferimizle bitince gavurlar ülkemizden çekip gittiler. Bunların içinde Muğla’ya gelen İtalyanların halkı rahatsız edici halleri olmamış. Bu fikir o günün ön adamlarının görüşü oldu. Olay şöyle gelişti. Bizim Hamle Gazetesi’nin yeni çıktığı tarihlerde, Devrim Gazetesi’nde Ünal Türkeş’in bir yazısı çıktı. Muğla’nın kurtuluşunu neden biz yapmıyoruz? 5 Temmuz 1922’de İtalyanlar Muğla’yı terk etmişlerdir. Ertesi gün Hamle’de Hüseyin Nizamoğlu imzası ile tam destek verilmiştir. Bu görüş halk arasında olumlu karşılanıldı. O tarihlerde Muğla güzelleştirme derneğimiz vardı. Derneğin başkanı üyeleri toplantıya davet ettiği tarihte toplandık. Konu açıklandı. Söz alanların çoğunluğu, İtalyanların bir zararı olmadığını hatta halkımızın bazılarına maddi yardımlar bile ettiğini bu yüzden kurtuluş gününe ihtiyaç yoktur dediler. Bu arada

bir üyemiz, onlar buraya misafir olarak kahve içmeye mi gelmişlerdi dedi ve bir çok mırıltılar başlayınca merhum Baş Öğretmen Osman Kasapoğlu söz istedi; O tarihlerde kendisinin 15 yaşlarında olduğunu anlattı ve bazı görgü ve duyumları olduğunu söyledi.

İtalyanların başkanı dokdor Nagarata konakaltı hanın bahçesindeki ağacın altında bulunurdu. Onu ve onları bizim ekabir yalnız bırakmazlardı. Yaylada püryan davet ettiklerini ve İtalyanlarında bizimkilere başka hayvan etinden püryan yedirdiklerini duydum.

Bir gün gene aynı yerde toplu halde iken, yoldan geçen sırtında odun olan, odunun üstüne bağlanmış eski ayakkabı olan genci gören Dr. Nagarata çağırın yardım edelim demiştir. Bizimkilerden fırlayan birkaç kişi çocuğa durumu anlatıyorlar. Çocuk soruyor; Ne yapacakmış beni elin gavuru? Bizimkiler, oğlum sen halini görmüyor musun, adam para verecek yardım edecek deyince, çocuk sırtındaki odun yokmuş gibi dimdik doğruluyor ve gidin söyleyin ona, onlar buradan giderlerse ben o zaman memnun ve mutlu olurum diyor. Elçiler gidip durumu üzülerek İtalyan’a söylüyorlar. Dr. Nagarata biraz daldıktan sonra şunları söylüyor.

İşte asil kan buna denir. Şimdiden söyleyebilirim. Bu millet kazanır, kazanmıştır …

 

 

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.